Genel bir çerçeveye sahip pek çok “rağmen”lere rağmen yoldan çıkmamış hiçbir bireyin inkar etmediği, uygulamasa da ret etmediği, toplumsal ve/ya da bireysel kabul anlamında benimsediği, karşı çıkmadığı veya tam bir teslimiyetle iman ettiği değerler manzumesine sahip bir coğrafyanın ve oldukça zengin sayılan kültürler mozaiğinin birer parçalarıyız.
Kendi kabullerimiz olarak benimsediğimiz, kimilerimiz açısından özümsediğimiz, pek çoğumuz tarafından maskeli balolarda raks edercesine, başka yüzler takarak görüntü vermek, zevahiri kurtarmak, hatta süslemek adına içine düştüğümüz çelişkiler ummanında boğulurcasına gösteriş arenasında sahte kulaçlar attığımız değerlerimiz..
Allah’ı çok sevdiğimizi, iman ettiğimizi, /sadece/ söyleriz. Aslında sevginin kıyısından, köşesinden geçtiğimiz yok! İnsan sevdiğini dinlemez mi? Bize dinlemek bile ağır geliyor? Bırakın dinlemeyi, insan sevdiğini tanımaz ya da tanımamazlıktan gelir mi? Samimi olalım!
Allah’ın Kutlu Kelamı, hayatın en şaşmaz ve sarsılmaz yüce öğretisi, maveranın en somut tanımlayıcısı, hastalıklarımızın en sağlıklı ve seçkin yegâne reçetesi, ilahi hazinenin en mucizevi ikramı Kur’an-ı Kerim’i ne derecede okuyor, anlamaya çalışıyor ve yaşıyoruz? Akl-ı Selim sahibi her ferdin, hayatında kaç kez, anlamak adına ( mealden de olsa ) okumaya yönelik çaba sarfedip etmediğini, okuduğu taktirde ne kazanıp ya da neleri kaybettiğini düşünmesi gerekmez mi? Samimi olalım!
Vatan, Millet, Kardeşlik, Birlik, Beraberlik … Ve daha nice kavramlarımızın içini boşaltarak, kendi çıkar eksenli kabullerimizle yıllarca doldurduk veya doldurulduk! “Olması gereken”in bu manzaralar olmadığını bile bile.. İçini, işimize geldiği ya da peşin kabullerimizin hakim olduğu asli olmayan görüşlerle doldurmak suretiyle boşaltmıyor muyuz? Samimi konuşalım!
En tepedeki yöneticilerimizin bile “Ben”, STK’larımızın her birisinin ayrı ayrı “Ben”, Cemaatlerimizin “Ben”, Derneklerimizin “Ben”, Siyasi Partilerimizin “Ben”, Milletvekillerimizin “Ben”, Sendikalarımızın “Ben”, Başkanlarımızın “Ben”, Kurumlarımızın “Ben”, İşverenlerimizin “Ben”, bireylerimizin “Ben” olduğu zemheri bir ortamın neresindeyiz? Fotoğrafın hangi karesinde yer alıyoruz?
Açık konuşalım ve samimi olalım!
Böylesi bir hengâmede verdiğimiz yaşam mücadelesi, bize dair verilen “karar anı”na kadardır!
Zaman; her türlü kararlılık ve kararsızlık hallerinde bile akıp gidiyor. Herkesin, geriye dönüp bakma limiti, yaşadığı, hayatında yer edindiği ve çizikler yemiş olduğu tecrübeleriyle orantılıdır!
Bir “ay”a, bir “hafta”ya sığdırılmaya çalışılsa da, çağlara sığmayacak denli büyük bir hatırlatmanın vesilesi olan “Kutluluğun ve Mutluluğun” doğum günlerinde; “Ben”lere fırsat doğuyor!
Gelin “Ben”leri “BİZ” yapalım!
İçinde bulunduğumuz bütün olumsuzlukların ön ve arka planında, Peygamber Efendimizin hayatından, örnekliğinden ve İlahi Öğretiden olan uzaklığımız ve bağnazlığımız yatıyor! Yıllarca bu hep böyle oldu.. İçimizi ve dışımızı kemiren hastalığımız ve zehirimizin en kısa tanımı bu.. Panzehirimiz ise; Onlara sarılmak, anlamaya ve yaşamaya çalışmaktır!
Çelişkilerimizden kurtulmanın bir sonu mutlaka vardır. Bu; sonraya bırakılmayacak kadar öncelikli değil midir sizce? Sonrasından önce bu iklimin hazzını iliklerimize kadar yaşamamız, kimine göre son dönemeç olması muhtemel yolculuklar açısından, aslında bir zorunluluktur!
O kutlu İnsanın evrensel çağrısına bir kez daha kulak ve gönül verelim:
“Ey Allah’ın Kulları! Kardeş Olunuz!”
İnanın birileri ne kadar kirletmeye çalışsa da, Kardeşlik Güzeldir!
Sevgi ile Kalın..
akt