Çile ve sosyolojik deprem

Osman PALAMUT

25 Temmuz 2012 Çarşamba 09:51

Ahiret tarlasında, Peygamber Efendimiz döneminde, Hak adına başlayan Müslümanların çekmeye başladığı çile, asırlardır hiç bitmedi ve dünya durdukça da bitmeyecektir.

Peygamber Efendimiz ile başlayan Çile,

Hazreti Bilal Habeşi ile devem etmiş,

Peygamber Efendimizin gözbebeği ve ilk kızı Hazreti Zeynep ile doruğa çıkmış ve diğer Müminlerle devam etmiştir.

O çilelerin tek sebebi; Hak'kı seslendirme uğruna olmuştur.

Bu gün günümüzde ise İslam alemindeki dökülen kanların nedenine de baktığımız zaman, tek sebebin Hak''kı savunma uğruna olduğunu görüyoruz.

Ne gariptir ki, Müminlerin çektiği çile Hak ile batıl arasında vukuu bulurken, birde Müminlerin kardeşlerine verdiği çileyi de ne yazıktır ki görmenin talihsizliğini yaşıyoruz.

İşte bu nedenle bu günkü yazımın başlığına, "Çile ve sosyolojik deprem verdim"

Sevgili okurlarım, ben din adamı değilim ama din adamı olmamam dini hassasiyetleri bilmemem anlamına da gelmez.

Allah'a şükür Hak uğruna nasıl ve ne şekilde hareket edeceğiminde şuurunda olan biriyim.

40 Küsür yıllık meslek hayatımda her zaman, eksik olmakla birlikte Hak uğruna mücadele ettiğimi rahatlıkla söyleyebilirim.

Bu mücadele adeta benim ve benim kuşağın sevdası oldu.

Ancak Pazartesi günü yayınlanan "Adana'da sosyolojik bir deprem var" başlıklı yazımla ilgili, imanlarından şüphe duymadığım bazı dostlarımın arayarak, "Osman abi bu günkü yazın hiç hoş değildi" şeklindeki görüşleri karşıında tam anlamıyla hayal kırıklığına uğradığımı da söyleyebilirim.

Hatırlanacağı üzere o yazımda, benim şehsen tek bir iddiam yok, ama ortaya konan iddiaların açığa kavuşması için bir çağrım vardı.

Yanlış olan o iddiaların ortaya çıkmnası için yapmış olduğum çağrı mıydı?

Eğri oturup doğru konuşalım arkadaşlar,

Ya Allah'ın ahiret tarlasına bizler için göndermiş olduğu Anayasasına tam bir teslimiyet içerisinde olacağız, veya bu sevdamızın olduğunu söylemeyeceğiz.

Şimdi sormak istiyorum;

Doğruların ortaya çıkmasını istemem yanlış mı?

Benimle ilgili bölümün üzerinde durmak istemiyorum ve hiç te önemli değil.

Bu günkü yazımın asıl nedenine gelince,

Hak'ı seslendirme uğruna mücadele eden ve hepimizin örnek alacağı genç bir arkadaşımızın doğruları seslendirmesi sebebiyle, iş yerine  (Geçmişte Zeki Kızılkaya'ya gönderildiği gibi) devletin ilgili kurumlarını baskı unsuru olarak gönderip, para cezasına çarptırılması ahlaki bir davranış mıdır?

İşte bu Müslüman'a verilen bir çiledir.

Müslümanı köşeye sıkıştırıp elini kolunu bağlama girişimidir.

Hem de "Müslümanım" diyen beylerin "Müslümanım" diyen kardeşlerine yaptığı acımasız bir zulüm ve çile.

Çok açık ve samimi itirafımı ifade edeyim ki, bu haber  karşısında ilk defa tüm hücrelerimin adeta eridiğini hissettim.

Konuyla ilgili beni arayan dostlarımın incimemeleri uğruna nezaketimden taviz vermemem, şu üç günlük dünyada doğruları gündeme getirmemem anlamına da gelmez.

Allah Rahmet Eylesin, Bediüzzaman Saidi Nursi Hazretleri bir gün Babıalide talebesiyle birlikte yürürken, karşıdan Sabah gazetesi'nin mahabiri gelir. Bediüzzaman'ın talebesinin arkadaşı olan muhabiri, talebesi hocasıyla tanıştırır. Bediüzzaman Sabah gazetesinin muhabirine mesleğiyle ilgili bakın ne denli bir nasihatta bulunur:

"Gazetecilik mesleği çok önemli bir meslektir. Bir yanlış haberiniz bin günah getirir, bir doğru haberiniz ise bin sevap getirir" diyor.

Evrensel basın ahlakının da bir gereği olan ve hep ölçü aldığım işte Bediüzzaman'ın Gazetecilik mesleğiyle ilgili görüşleri.

Sonuç olarak;

Ne ben ve ne de genç arkadaşım kimseye iftira etmiyor.

Tam tersine bu toplumda Hak ve Hukukun tezahhur etmesi için mücadele veriyoruz.

Ayıptır, günahtır, devletin gücünü baskı unsuru olarak insanların üzerinde test etmeniz tamamen batıl bir eylem olup, imani bir hareket değil ve  tek kelimeyle bir vicdansızlıktır.

Elinizdeki devletin gücünü; Müslümanların üzerinde boza pişirir gibi kullanmaya kalkmayın.

Çünkü bu; 28 Şubat sürecinde dahi olmadı arkadaşlar.

 

 

http://www.adanamedya.com/ sitesinden 09.08.2016 tarihinde yazdırılmıştır.