Devlet Bahçeli’nin Etimasgut Belediyesi'nin iftar yemeğinde yaptığı konuşmasının satır arasını çok iyi irdelemek lazım.
Sayın Bahçeli PKK'nın en büyük destekçilerinden biri olan, Demokratik Birlik Partisi (PYD)'nin genel başkanı Salih Müslim'in Türkiye ziyaretini eleştirdi.
Konuşma bütünlüğü içerisinde ki bu eleştirisi öyle yabana atılacak veya dikkate alınmayacak bir detay değildir.
Devlet Bahçeli'nin, PYD'yi neden eleştirdiğini ve Türkiye'nin neden muhatap almaması gerektiğini anlamak için, PYD Genel Başkanı Salih Müslim'in geçmişten başlayarak, günümüze kadar PKK'ayla ne denli bir yol arkadaşlığının olduğuna bakmak lazım.
Geçmişte Terör örgütü lideri Abdullah Öcalan ile birlikte olan günümüzde ise, PKK'ya en ciddi desteği veren Salih Müslim, elbette muhatap alınmamalıydı.
Yaklaşık 30 yıl devam eden terör belası vesilesiyle;
Askerimiz, polisimiz, memurumuz ve sivil vatandaşımız canından oldu.
Bu kanın üzerinde Salih Müslim'in eli yok mu?
Muhatap alınmasının altında, siyasi bir hesap mı vardı?
Onu bilemem, ama ne olursa olsun dünyanın en eski devletlerinden biri olmamız hasebiyle, böyle bir kabul olmamalıydı diyorum.
Dolayısıyla Bahçelinin yapmış olduğu eleştiriye katılmamak elde değildir.
TARİHİ KARARDA KAMU VİCDANI RAHATLADI MI?
Ergenekon davasını siyasi bir pencereden değil, tamamen tarafsız bir pencereden ele alarak değerlendirmek, toplumsal bütünlüğümüz açısından büyük bir önem arz etmektedir
Her şeyden önce Türkiye’de derin bir yapının olup olmadığını irdelemek gerek.
Fazla değil ileri gitmeye gerek yok, 1960’lı yıllarda gerçekleştirilen askeri darbe zihniyeti Rahmetli Menderes’in idamıyla son bulmuş bir yapılaşma değildi.
Aksine darbe geleneği zihniyeti günümüze kadar gelip dayandı.
Derin yapı öylesine rahat ve fütursuzca hareket ediyordu ki, Rahmetli Erbakan’a Erzurum’da küfür eden asker hakkında soruşturma açma ihtiyacına gerek duyulmuyordu.
Dolayısıyla derin yapılaşma dün de vardı bu günde var ve var olmaya da devam edecektir.
Bu bağlamda sanık avukatlarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yaptıkları müracatta, bu mahkemenin verdiği kararı göz ardı etmemek ve temel mesele olarak görmek gerekir.
Mehmet Haberal'ın tahliye edilmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, "Mahkemeleriniz tarafsızdır" görüşüyle örtüşürken, diğer taraftan İlker Başbuğ'a verilen ceza tarafsızlık görüşüyle bir tezat içerisine düşüyor?
Kaldı ki yaklaşık bir yıl kadar önce, Başbakan'ın İlker Başbuğ ile ilgili,
"Genelkurmay Başkanı Örgüt elemanı değil. Suçlama insaf dışı. Tutuklu yargılanmasını doğru bulmuyorum" görüşü karşısında söylenecek bir söz bulamıyorum.
İlker Başbuğ;
Yıllarca Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile birlikte çalışmadı mı?
O zaman Mit müsteşarı formülü uygulanamaz mıydı?
Ancak bu yönde çalışma yapılmaması da düşündürücüdür.
Sonuç olarak;
Kim olursa olsun, imtiyaz durumu ne olursa olsun, hukuk tarafsız ve adil bir şekilde mutlaka hayata geçirilmelidir.
AK Parti döneminde, toplum vicdanını yaralayan ciddi gelişmeler elbette olmuştur ve bu gelişmeler karşısında ne yazık ki muhalefet sessiz kalmayı tercih etmiştir.
Gönül isterdi ki muhalefet;
Kim olursa olsun, dünya görüşü ne olursa olsun, mağdur olanlara sahip çıksaydı
Ama olmadı.
İşte bu toplumu rahatlatan sınavı ne yazık ki veremediler.