Çevremizde ve hatta içimizde olup da bitmeyen çirkinliklerin sütre gerisinde hep bir “güç” paranoyası var oldu! Emperyalist güçlerin ve taşeronlarının atar ve toplardamarlarında gezinen kirli kanın adıdır haksız “güç” anlayışı…
“Yıllardır” demeyi bile erken gösteren acı bir tecrübe ile diyebiliriz ki yüzyıllardır bu çirkin ve çirkef oyunlar sürekli sahnelendi. Son yaşananlara ilişkin çok şey yazılıp çizilmesine rağmen, sürekli menfur emellerle bulandırılan hayata dair olarak ilgisiz kalmamız elbette düşünülemez.
İlk kurulduğu dönemleri ve söylemleri çok iyi bilenler, PKK terör örgütünün temellinde asıl savunageldiği Marksist ve Komünist ideolojinin “Dini Afyon gören anlayışı” paradigmasının üstü kapatılmaya çalışıldı. Kaos ile beslenenler; mağduriyet kisvesine büründü!
Marksist PKK, özellikle doğu insanın yıllar yılı çektiği sistem ve resmi ideoloji mağduriyetini çok iyi değerlendirmek istedi. Yerli halkın dini inanca olan düşkünlük duvarını bir türlü kıramadı. Halkın dinine olan düşkünlüğü, Marksist söylemlerle çelişkiye düştüğü ve ters teptiği için, kendilerine göre daha makul bir strateji belirlemeleri gerekiyordu. Nitekim öyle de yaptılar.
Talep, hedef ve beklentilerinin merkezinden, Marksist Komünist söylemleri kaldırdılar. Bunu sadece kendi iç dinamikleri ve eğitim çalışmaları ile sınırlı tuttular!
Halkın etrafını kuşatan bu din algısını yıkmaları için; kaleyi içten fethetmek adına, toplumların yumuşak karnı olan “milliyetçilik” damarından girerek, din algısını sulandırmaya başladılar. Taraftar kitlelerini hem bu algı hem de “güç” ve “korku” sarmalı ile ambalajlayıp kendilerini pazarlamaya ve tabir yerindeyse palazlanmaya başladılar! Kendi imamları, camileri, cuma namazları, fetva makamları oluştu! En çirkin oyun için; senaryo, sahne, figüranlar ve kostümler hazırlandı! Ve oyun… Ve Perde!
Şu anki mevcut durumun analizini, bu çerçeveden bakmadan iyi analiz etmemiz mümkün olmaz.
Çözüm süreci aşamasının her safhasında, sinsi adımlar attıkları herkesin malumu. Kan dökmeyen ama rahat vermeyen bir strateji uyguluyorlardı. Hükümeti daima köşeye sıkıştırmak, yerli toplumun ve özellikle cahil ve çaresiz kendilerine bağlı gençlerin dinamizmini, ilgi ve konsantrasyonlarını diri ve ayakta tutmak adına “Demokles’in Kılıcı” gibi insanların enselerinde duracak bir pozisyonu tercih ettiler.
Havai fişek tiyatroları hep bu anlayış üzerine kurgulanmıştı. “İmralı’nın dışlanması ve itibarsızlaştırılması” senaryoları hep oyun içinde oyun olarak kurguların bir parçası oldu ama Kandil’dekileri değil, tabandakileri ikna ve göz ardı etmek zordu ve bu mümkün olmadı… Aslında bu beklenti asla kökten silinmeyecek gibi! Bu da kendi içinde ayrı nedenler barındıran ve analizler gerektiren bir konu!
Marksist PKK’nin uzantısı olan Siyasi Parti temsilcilerinin örgüte rağmen bir karar almalarının mümkün olmadığını “Ruh Sağlığı Mensupları” dahi çok iyi bilir! Son olarak sergilenen oyundaki rolleri, duydukları utancın itirafına dönüştü neredeyse!
Çözüm sonrası döneme ilişkin tahammüllerinden ziyade, tahayyüllerini zorlayan bir şaşkınlık ile toplumun nabzını test etmek istediler kansız bir aradan sonra! İçine girdikleri konjonktür sıkışması sonucu ne denli yanıldıklarını anladılar! Acı verici bir tablo sonrası daha da itibarsızlaşan kendileri oldu. Onlardan dolayı yıllardır bıkkınlık yaşayan ve dehşete düşen, haklarını savunduklarını iddia ettikleri bizzat Kürtlerin kendisi oldu!
Ayn’ El Arap/Kobani bataklığı ise tam bir satranç tahtası! Sosyolojik, politik, ekonomik, zihniyet hâkimiyeti, demografik bir itibar ve güç oyun alanı haline geldi.
Ne HDP, Salih Müslim, PYD ve diğer ara unsurlar ve oluşumlar PKK’sız, ne PKK Kandil’siz, ne Kandil İmralı olmadan hareket edemiyor! Irak IKDP’si ise, PYD’nin kıvrak ve bıktıran, çelişki dolu dansından usandı ama temsiliyet makamı açısından işin İŞİD/inden çıkamıyor!
Bütün bu yaşanan ve yaşatılan fosseptik kokulu senaryolar karşısında, Hükümetin dirayetli, öngörülü, sabırlı ve akıl dolu stratejileri, ince hamleleri, dış mihrak ve menfur iradelere rağmen mağdur halkın selametine ilişkin duyulan kaygıları bir nebze de olsa rahatlatmaktadır.
Pek çok gelişmeye gebe olan bölgemiz, her dönemde olduğu gibi bu dönemde de dünyanın merkez üssü olma özelliğini korumaya devam ediyor! Fark şu ki; eskiden “uymak ve uyumak” zorunda olan bir Türkiye vardı. Şimdi ise; uyanan, kendine uyduran ve düşündüren, konuşturan, gündemi kendi oluşturan, her geçen gün gücüne güç katan yeni bir Türkiye var!
Rabbim! Senden; hakkımızda hayırlısı olana talibiz!
Sevgi ile Kalın…
akt