Osmanlıca Üzerinden Şahsiyet Üretmek

Aziz Terzi

12 Aralık 2014 Cuma 08:00

İnsanın şahsiyeti, akliyetten/düşünme tarzından ve nefsiyetten/ameli yönden ibarettir. Yüz şeklinin, fiziksel görünümünün veya bunların dışındakilerin şahsiyet ile alâkası yoktur. Bu faktörlerin şahsiyetten bir parça olduğunu veya şahsiyete etki ettiğini düşünmek ise yüzeysellikten başka bir şey olmasa gerek.

 

Akliyet/Düşünme tarzı; İnsanın, eşyayı düşünmede ve îman ettiği belirli bir bakış açısına göre vâkıa hakkında sonuç çıkarmada esas olan keyfiyettir. Ne zaman ki insanın eşyayı düşünmesi ve vâkıa hakkında hükümler çıkarması tamamen İslâmî Akîde üzerine kurulu olur, işte o zaman o kişi İslâmî Akliyete sahip olur. Eğer bu şekilde olmazsa, o zaman başka bir şeyin akliyetine sahip olur.

 

Nefsiyet/Ameli Yön; İnsanın içgüdülerinin ve organik ihtiyaçlarının giderilmesinde/tatmininde, îman ettiği belirli bir bakış açısına göre giderilmesidir. İşte, insanın içgüdü ve organik ihtiyaçlarını gidermesi tamamen İslâmî Akide üzerine kurulu olursa o zaman insan İslâmî Nefsiyete sahip olur. Eğer bu şekilde olmazsa, o zaman başka bir şeyin nefsiyetine sahip olur.

 

Ne zaman insanın akliyeti ve nefsiyeti için tek bir kaide olursa, onun şahsiyeti seçkin bir şahsiyet olur. Eğer insanın akliyetinin ve nefsiyetinin esası İslâmî Akîde ise onun şahsiyeti İslâmî olur. Buna göre insan, İslam’a göre eşya ve fiiller hakkında doğru yargılara sahip olabildiği, hükümleri kavrayabildiği, helâl ve haramı anlayabildiği, fikirde ve uyanıklıkta olgunluğa eriştiği ve böylece güçlü ve etkileyici bir konuşmayla konuşabildiği ve sağlıklı bir tahlille hâdiseleri tahlil edebildiği akliyetinin tek başına İslâmî olması yetmez. Bununla birlikte içgüdü ve organik ihtiyaçlarını giderdiği nefsiyetinin de İslami olması gereklidir. Namaz kılar, oruç tutar, kendisini temizler ve hac eder, helâli alır ve haramdan kaçınır. Allah’ın kendisinden olmasını istediği gibi olmaya çabalar. Kendisine emrettiği farzlarla O’na yaklaşır ve Allah Subhânehu’ya olan yakınlığını daha da artırmak üzere nafileleri işlemeye hırslı olur. Olaylar karşısında, iyiliği emredip kötülükten sakındırarak sadık ve muhlis davranışlarla tavır alır. Allah için sever ve Allah için buğz eder. İnsanlara güzel bir ahlâk ile davranır. İşte o zaman şahsiyet tamamlanmış olur.

 

İnsanın, İslâmî bir akliyete sahip olmaksızın yalnızca İslâmî bir nefsiyete sahip olması da doğru değildir. Allah’a cehaletle ibadet etmek insanı doğru çizgiden saptırır. Dolayısıyla oruç tutulması haram olan bir günde oruç tutabilir, mekruh olan bir vakitte namaz kılabilir. Kötü bir iş yapan kimseyi gördüğünde onu muhasebe edip yaptığı bu kötü işten onu sakındıracağına Lâ Havle ve Lâ Kuvvete illâ Billâh diyerek geçiştirebilir. Fâiz ile uğraşabilir, ama sonra bunu, günah bataklığında bulunuyor iken kendisini Allah’a yaklaştırır zannıyla sadaka olarak hayra harcayabilir. Diğer bir ifadeyle, iyi bir şey yaptığını düşünürken kötü bir iş yapar. Allah’ın adını anarak haram kılınan kanı akıtabilir. İşte o zaman Allah Subhânehu ve Resulünün emrettiği yola aykırı bir biçimde içgüdü ve organik ihtiyaçlarını gidermiş olur.

 

Akliyet İslâmî olmadıkça şahsiyet yine tamamlanmaz. Dolayısıyla kendisini bağlayıcı olan hükümleri bilmeli ve İslami bilgisini olabildiğince artırmalıdır. Aynı zamanda sadece bilmekle kalmayıp gereğince hareket edeceği İslâmî bir nefsiyete de sahip olmalıdır. İster Rabbine yönelirken ister kendisiyle ilgili bir karar verirken isterse diğer insanlarla olan alakalarında olsun tüm meselelerde bu hükümleri Allah’ın seveceği ve razı olacağı bir şekilde uygulamalıdır.

 

Böylece insan akliyetini ve nefsiyetini İslam’a göre düzenlediğinde, İslâmî bir şahsiyete sahip olduğu söylenebilir. Fakat bu, birtakım davranış bozuklukları olmayacağı anlamına gelmez. İstisna olarak kaldığı ve asıl haline gelmediği sürece bunlar şahsiyete etki etmezler. Bu, insanın melek olmamasından dolayıdır. Bilakis insan hata yapar, mağfiret diler, tövbe eder, pişman olur ve merhameti ve hidayeti için Allah’a hamd ederek kendisini düzeltir.

 

Üstelik Müslüman, akliyetini geliştirmek için İslâmî kültürünü artırırken nefsiyetini kuvvetlendirmek için de taatlerini çoğaltır. Yalnızca bulunduğu seviyede sabit kalmaz, aksine yükseklerin yükseğine tırmanışını sürdürür. Ona ne dünyaya tapanların sıfatları ne hind çilekeşliği ne de dünyadan elini eteğini çeken kimsenin hali etki edebilir. Müslüman liderliği ve fakihliği bir arada bulundurur. O güçlü olduğu zaman mütevazidir. Hayatını hakkıyla idare eder ve bir mü’min olarak ahireti için dünyayı imar eder. O, mihrabın dostu, aynı zamanda hayatın tam ortasında, mücadele eden Allah-u Teâlâ’nın bir kuludur.

 

Tüm bunlardan bahsetmenin elbette bir nedeni var. Son günlerin yeni polemiği! Osmanlıca tartışmaları. İslam’ı kendisi için referans olarak görmeyen laik / seküler cenah için Osmanlıcanın yaptığını çağrışımları, neden karşı bir duruş sergilediklerini hangi devrimci dürtülerle konuştuklarını, içlerine düşen endişe ve korkunun elbette farkındayım. Ama benim dikkat çekmek istediğim nokta ise bizim mahallenin sakinlerinin! Osmanlıca üzerinden oluşturdukları İslami şahsiyet güzellemeleri olacak. İşte tam da bu yüzden İslami şahsiyet ve onun dinamiklerinden neyin kastedildiğini bilmek, daha doğru bir duruş sergilememize yardımcı olacaktır.

 

Ayrıca Graham Fuller’in Yeni Türkiye Cumhuriyeti kitabında aktardığı bir tespiti sizlerle paylamak isterim;

 “ Türkiye’deki Müslümanlar hiçbir dönemde Ak Parti dönemindeki kadar sekülerleşmemiştir.”

 

İsterseniz o kadar uzaklara gitmeyelim, başınızı kaldırın ve bakın, Müslümanların giyimlerine, konuşmalarına, amellerine en önemlisi yönelişlerine bakın, bakalım ne göreceksiniz?

 

“ …. belki düşünürsünüz. ” Zariyat-49

 

 

http://www.adanamedya.com/ sitesinden 09.08.2016 tarihinde yazdırılmıştır.