“Adana’da Vali Olmak”

Prof. Dr. Yılmaz KURT

02 Şubat 2015 Pazartesi 08:00

 

 

Çukurova… Çukur-ȃbȃd… Aşiretlerin ve kabilelerin yatağı…

Çukurova 1865 yılına kadar Türkmen aşiretlerin ve kabilelerin konar-göçer olarak yaşadığı yurtları. Konargöçer Türkmenler… Çok iyi silah kullanan atlı göçebeler. Kışı geçirmek için Çukurova’ya inen, baharla birlikte yaylaların yolunu tutan cemaatler.  İşte bu konargöçerleri yönetmek de kolay bir şey değildi. Bu yüzden Memluk Devleti’nde olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de bu bölgenin yönetimi Ramazanoğulları ve Dulkadiroğulları beylerine bırakılmıştı.  

Adana’da 1608 yılına kadar yönetim hakkı “yurtluk ve ocaklık” olarak Ramazanoğulları beylerine bırakılmıştı. Diğer sıradan Osmanlı sancakları gibi burada da nüfus ve arazi sayımı  (tahrir) yapılıyor, tahrir defterleri tutuluyor, kadı atanıyor. Ancak yönetim her zaman Ramazanoğulları beylerine veriliyor. Bu yüzden Adana, 1608 yılına kadar Osmanlı valisi nedir bilmiyor…

Adana çok kısa bir süre için kendisine Trablusşam Valiliği de verilen Şam Valisi Canpoladoğlu Ali Bey’e “arpalık sancak” olarak veriliyor. Ancak 1608 yılında İstanbul’dan Mustafa Paşa yeni kurulan Adana Eyaletine ilk vali olarak gelip göreve başlıyor. Mustafa Paşa valilik makamının sefasını 1 yıl bile süremeden Celali isyanlarını bastırmak üzere göreve çağırılıyor. 4 Eylül 1608 tarihinde Karahisar-ı Şarkȋ taraflarında Kalenderoğlu’nun adamlarından Tavil Mahmud’a karşı savaşırken şehit oluyor[1]. 1627 yılında Adana valisi bulunan Küçük Hüseyin Paşa bir suçtan dolayı idam olunup yerine Bostan Paşa Adana valisi oluyor[2].

Timar sistemi bozulunca Osmanlı Devleti sahipsiz kalan timarları Padişah haslarına dahil ediyor ve mukataa usulü kiraya veriyordu. Bu uygulama taşralarda a‘yȃn ve eşrȃf denilen yeni soylular ve zenginlerin ortaya çıkmasına sebep oldu.

Yeni ayan aileleri hem kendi içerisinde güç mücadelesine girişiyor hem de gelen valiyi kontrolleri altına almak, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istiyorlardı. Çukurova Tarihinde Hasanpaşazâdeler ile Menemencioğulları arasındaki ayanlık mücadelesi bunun en açık örneklerinden birisidir.

Çukurova konargöçer ağırlıklı nüfus yapısıyla valiler için de çok rahat bir bölge değildi. Ayrıca eyaletin gelir düzeyi de oldukça düşüktü. Konargöçerlerden vergi toplamak  deveye hendek atlatmak gibi bir şeydi. Bu yüzden devlet birçok cemaatin vergilerini İfrȃz-ı Zu’l-kadriyye Mukataası adıyla kurmuş olduğu mukataaya bağlamıştı. Mukataa adıyla Devlet bir gelir kaynağını belli bir süre için birisine peşin para ile kiraya veriyordu. Mukataa voyvodalarına vergi vermek istemeyen konargöçerler komşu eyaletlere kaçtıkları gibi, Bozok, Menteşe, Aydın, Saruhan gibi uzak sancaklara hatta Rumeli’ne kaçan cemaatler bile vardı. 1572 yılı Adana Mufassal Tahrir Defteri’nde bunlarla ilgili çok ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz.

1683 II. Viyana Bozgunu felaketinden sonra Adana valileri Rumeli’de bulunan şehirlerin ve kalelerin savunması için görevlendirilmeye başladılar. Bazen de Vidin, Niş, Belgrad gibi serhat şehirlerinin normal gelirleri artan asker ve sefer masrafları dolayısıyla masrafları karşılamaya yetmiyordu. İşte o zaman bu valilere Adana, Sis (Kozan), Tarsus gibi sancakların gelirleri de ek gelir olarak tahsis ediliyordu. Rumeli’deki valiler bu sancaklardaki gelirlerini toplayıp kendilerine ulaştırmak üzere Çukurova’ya “mütesellim” denilen vekillerini gönderiyorlardı. Bölgeyi tanımayan birisinin buralarda idarecilik yapması zorluk yarattığından dışarıda bulunanan valiler çoğu zaman bölgenin eşraf ve ayanı arasından birisini “mütesellim” olarak görevlendiriyordu. Adana’da Hasanpaşazâdeler, Tarsus’ta ise Menemencioğulları “mütesellimlik” görevini en çok üstlenen aileler idiler.

Mütesellimler genel olarak “yeni vali gelinceye kadar” bölgenin yönetiminden sorumlu idi. Yeni vali gelinceye kadar gerekli ön hazırlıkları yapar, valinin sarayını (konağını) hazırlatırdı. Valinin atanma tarihinden başlayarak vali adına toplanması gereken bütün şer’ȋ ve örfȋ vergileri, imdad-ı hazeriyye ve imdad-ı seferiyye gibi vergileri toplatmak mütesellimin görevi idi. Vali adına emirler veren, bölgenin birinci adamı olan bu kişi doğal olarak buna alışır ve valinin gelip göreve başlamasını pek de arzu etmezdi. 

Mütesellimler bu isteklerini doğrudan bu şekilde ifade edemeyecekleri için halkla bütünleştirerek: “Adana’nın vali masraflarını kaldıracak gücü yoktur”, “Adana’nın vali masraflarına tahammülü yoktur” veya  “Adana’ya vali istemeyiz”  şeklinde ifade ederlerdi. Böylece fakir halkı savunuyormuş gibi yaparak halk desteğini de yanlarına almak isterlerdi. Mütesellimlerin valileri Adana’ya sokmamak için gösterdikleri çabalar devletin başının darda olduğu zamanlarda daha kolay başarıya ulaşıyordu. Bağdat’taki bir isyanda bu sınır şehrinin İran eline geçmesi tehlikesi ortaya çıktığından İstanbul bütün gücünü o isyanın bastırılması için harcamakta, gerektiğinde Adana’daki isyan görmezlikten gelinmekteydi. Esad Paşa 1829 yılında Adana valisi olarak gönderilmiş ancak Hasanpaşazâde III. Hacı Ali Bey kendisini Niğde’den bu tarafa geçirmemişti[3]. Çünkü bu sırada devlet Yeniçeriliği kaldırmış ve hemen ardından Rusya ve Avusturya’nın saldırısına uğramıştı.

Adana’da vali olmak hiç de kolay bir iş değildi. Bu yüzden de çok sık vali değişikliği yaşanmaktaydı. Özcan Tatar’ın tespitlerine göre 1691- 1750 yılları arasında 60 yıllık sürede Adana eyaletine tam 75 vali ataması yapılmıştı[4]. Bu Osmanlı Devleti’nin diğer eyaletlerine kıyasla oldukça yüksek oranda bir atamadır. 1727 yılında Ahmetpaşazâde Ömer Paşa, Mehmet Paşa, İbrahim Paşa ve Ömer Paşa Adana’da valilik yapmışlardı.

Yeni gelen valinin masrafları için belirlenen para imdad-ı hazeriyye adıyla şehrin mahallelerine ve nahiyelerine taksim edilir ve kadı marifetiyle toplatılırdı. Şehre gelen bir devlet görevlisinin masrafları, İstanbul’a gönderilmesi gereken bir habercinin masrafları aynı şekilde mahallelere ve kazalara taksim edilerek halktan toplanırdı. Halk bazen bu vergileri ödemekte sıkıntıya düşer ve avarız vakıfları’ndan borç alarak ödeyebilirlerdi. Her  gelen yeni vali halk için yeni bir masraf kapısı demekti.

İstanbul, devlet görevlilerinin ve valilerin halkı ezmesini ve haksız vergilerle taciz etmesini şiddetle yasaklamaktaydı. Ama İstanbul’un gücü çoğu zaman taşraya yetişmiyordu. İstanbul Adana arası 13- 14 günlük yoldu. Halkın şikȃyetlerini İstanbul’a ulaştırması çok da kolay değildi. Ancak Adana a’yanları istemedikleri valiyi görevden aldırmak için bu şikȃyet mekanizmasını çok ustaca işletmesini biliyorlardı.

1814 yılında Adana Valisi Belenli Mustafa Paşa ile araları açılan Menemencioğulları Mustafa Paşa’dan şikȃyetçi olmaları için tam 16 kişiyi İstanbul’a göndermişti. İstanbul’da bunları karşılayan, han odalarına yerleştiren, devlet dairelerinde görüşmelerini sağlayan özel adamları bulunmaktaydı. Şikȃyetlerin daha inandırıcı olması için bazen gidenlerin arasında bir de yaşlı kadın bulunurdu. Şikȃyetlerin belli bir merkezden kaleme alındığını gizleyebilmek  ve daha etkili olacağı düşüncesiyle dilekçeler mahalli şive ile yazılıyor ve normalden fazla yazım yanlışı bilerek yapılıyordu. “Biz Adana reayasıyık, memleketi bırakır giderik” şeklindeki bir dilekçeyi okuyan devlet ricali, böylelikle bu dilekçenin arkasında Menemencioğlu Habib Bey’in olduğunu fark edemeyecekti.

Bu şikȃyet dilekçesi ve şikâyetçi yağmuruna karşı Adana valileri de İstanbul’daki adamlarına emirler gönderiyorlar ve şikâyetçileri İstanbul dışına çıkarmaya çalışıyorlardı. Bab-ı Ali’ye gelen şikâyetçileri tehdit ederek huzura aldırmamaya gayret ediyorlardı. Asi elebaşısı olarak ilan edilen Küçükalioğlu Dede Bey’in kesik başını İstanbul’a gönderen Vali Mustafa Paşa’nın İstanbul’daki saygınlığı bir anda artmış ve şikȃyet için gelenler daha fazla İstanbul’da kalamayarak Adana’nın yolunu tutmuşlardı.

Adana’nın bu hareketli yapısı 1865’den sonra da çok fazla değişmedi. Adana’da kendilerinde bir güç gören kişiler her zaman bölgenin sözü geçen kişisi olmak istediler. Valileri Niğde’de karşılamak, mutfak masrafları için vakıftan tahsisat ayırmak, onlara asker ve para yardımında bulunmak hep bu güç paylaşımından pay almak kendisini veya ailesini daha saygın kılmak içindi. Günümüzde bunu yapabilmek için harekete geçirilecek aletler daha da fazla: Gazeteler, televizyonlar, sendikalar, siyasi partiler, dernekler, vakıflar, STK’lar, INT siteleri, çok daha fazla ses getirebiliyor.  Sesi soluğu çıkmayan, kendi köşesinde oturan, fincancı katırlarını ürkütmeyen bir vali çoğu kimse için tercih sebebi.

Sözün özü Adana’da vali olmak eskisinden pek de kolay değil.

 

 

 

[1] Naîmâ Mustafa Efendi, Târih-i Na‘îmâ, c.II, Haz.: Mehmet İpşirli, TTK Yay., Ankara 2007, s. 348- 349.

[2] Târih-i Na‘îmâ, c.II, s. 610.

[3] Yılmaz Kurt,  “Menemencioğulları İle İlgili Arşiv Belgeleri I”, Belgeler, XXI/ 25 (2000),  Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara 2001, s.93-94.

[4] Özcan Tatar, XVIII. Yüzyılın İlk Yarısında Çukurova’da Aşiretlerin Eşkıyalık Olayları ve Aşiret İskânı (1691- 1750), Elazığ 2005, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı, Basılmamış Doktora Tezi, s. 19.

http://www.adanamedya.com/ sitesinden 09.08.2016 tarihinde yazdırılmıştır.