“ Ramazanoğulları Nasıl Seyyid Oldular?”

Prof. Dr. Yılmaz KURT

13 Nisan 2015 Pazartesi 04:35
  • Seyyid kelimesi en genel anlamıyla “Hz. Muhammed (SAV) soyundan olanlar” anlamında kullanılır. Hz. Peygamber’in  sevgili kızları Hz. Fatma’nın Hz. Ali ile olan evliliğinden dünyaya gelen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den gelen “Ehl-i beyt” i anlatmak için genel olarak “seyyid” kelimesi kullanılmıştır. Bazı yerlerde belirli zamanlarda Hz. Hasan’dan gelenlere “ seyyid”; Hz. Hüseyin’den gelenlere “şerȋf” denilirken, bazı yerlerde de Hz. Hüseyin’den gelenlere “seyyid” denilmiştir. Kısaca söylemek gerekirse bu konuda herkes tarafından kesin kabul gören bir tanım ortaya konulmamıştır[1].

Biz gelelim Ramazanoğulları’nın veya o zamanki adlarıyla Hasanpaşazadeler’in ne zaman ve ne şekilde “Seyyid” veya “Şerif” oldukları konusuna.

Ramazanoğulları’nın  Oğuzlar’un Üç-ok kolundan oldukları kesin bir gerçeklik gibidir. 1608 yılına gelinceye kadar, Ramazanoğulları beylerinden hiç birisi de kendilerine seyyidlik sıfatı takınmamışlardır.

  •    XVIII. Yüzyılda yaygınlaşmış ve Adana’daki bütün Türkmen aşiretlerinin boy beyleri bu modaya uyarak kendilerini “Seyyid” olarak tanıtmaya başlamışlardır. Biz Menemencioğulları, Küçükalioğulları, Kozanoğulları gibi Türkmen beylerinin kendilerini hangi şecereye göre ve ne şekilde “seyyid” ilan ettiklerini bilemiyoruz. Ama bu Türkmen boybeyleri XIX. Yüzyılda isimlerinin başına “Seyyid” veya “Es-seyyid” sıfatını  sanki “Sayın” sıfatı gibi kullanmaktaydılar. Bugün kendilerini Ramazanoğlu olarak tanıtan ailelerin seyyidliği (eğer hala devam ediyorsa) 1806 yılında oluşturulmuştur.

1806 yılında aile Karslızȃdeler  veya Hasanpaşazadeler olarak anılmaktaydı. Seyyidlik iddiasını ortaya atan da 1770’den sonra sülaleye adını veren Hasan Paşa’nın torunları Ahmed ve Mehmed beylerdi.  Hasan Paşa’nın oğlu Abdullah Paşa’nın oğulları  olan Ahmed ve Mehmed beylerin her ikisi de sırasıyla Adana mütesellimliği (vali vekilliği) yapmışlardır. Mehmed Bey Menemencioğulları sülalesinden Hamide Hanım ile evlenmiş, ancak bu evlilikten değil diğer evliliğinden soyu devam etmiştir.

58 numaralı Adana Şer’iye Sicili’nde  94. sayfada yer alan ancak diplomatika bilimi bakımından kuşku uyandıran bir kayıt bulunmaktadır. Bu kayda göre o sırada Adana mütesellimi olan  ve Dergȃh-ı ȃlȋ kapıcıbaşılığı rütbesine sahip bulunan  Ahmed Bey, küçük kardeşi Mehmed Bey ile birlikte Adana mahkemesine gelmişler ve özetle  şu şekilde bir ifadede bulunmuşlardır:

“Bundan önce dedemiz müteveffa  Hasan Paşa, kendi sağlığında aslımızda Şürefȃlık var mıdır deyu araştırıp soruşturduğunda iyi şöhreti ile bilinen birkaç kadın: “Adıgeçen merhum Hasan Paşa’nın babası El-hȃcc Ali Ağa’nın annesi ( ) nȃm hatun  Sis kasabası ahalisinden ve şürefȃdan Yazıcızȃde Ömer Ağa’nın kızıdır”. Ancak isimleri belirtilmeyen bu kadınların şahitlik yoluyla haber vermelerine rağmen adı geçen Hasan Paşa, ihmal ederek  şeriflik/seyyidlik alameti olan “yeşil sarık” takınmayı ihmal etmiştir.  Bizler (Ahmed ve Mehmed Bey)  de asıllarını araştırdıklarında yine mahallenin ihtiyar kadınlarından  “Kürdkızı Ayşe ve Eminoğlu kızı Ayşe” adlı iki ihtiyȃre kadın gelmiş ve yukarıdaki  ifadeyi aynen tekrarlamışlar. Ancak bu iki kadın söze başlarken:

 “Bizim babamız müşȃrün ileyh El-hȃcc Abdullah…” diye söze başlamışlardır ve “bizler bu husȗsa bu vech üzere şahidleriz, şehadet dahi ederiz” demişlerdi.  Ve kadı Efendi de “Hurrire fȋ …” diye başlayıp 15 Zilhicce 1220  yani 06 Mart 1806 tarihini kayıt ederek belgeyi tamamlamıştır.

Belgenin orijinal fotoğrafı ektedir. Bu belge Adana Şer’iye Sicilleri’nde zaman zaman gördüğümüz “sıradışı”, gerçek belge formuna uymayan belgelerdendir.

Genel nitelik bakımından bu belge bir hüccettir. Ancak Osmanlı Diplomatikası açısından bu belge sakat bir belgedir.

1. Bu belgede Adana kadısı “noterlik” hizmeti vermiş ve bir iddiayı ve şahitlerin ifadesini mahkemede sicile geçirmiş ve bir suretini “bi’t-taleb” Ahmed ve Mehmed beylere vermiştir. Ancak mahkemede cereyan eden bu olayda “Şühȗdü’l-hȃl” çizgisi çekilmesine rağmen şuhȗdü’l-hȃle, yani mahkeme şahitlerine yer verilmemiştir. Bir hüccette muhakkak şuhȗdü’l-hal bulunması gerekirken, yani en az iki kişinin mahkemede geçen bu iddiayı ve şahitliği tasdik etmesi gerekirken bu yapılmamıştır.

2. İslȃm Hukȗku’na göre 2 hür erkeğin şahitliği asgari şart iken burada sadece iki kadın iddiayı doğrulamışlar ve bu yeterli görülmüştür. Mahkeme şahidi ise hiç yoktur.

3. Kilit isim konumunda bulunan  Şürefȃdan Yazıcızȃde Ömer Ağa’nın kızının adının her iki iddiada da verilmemiş olması ilginç bulunmuştur. 

4. 1806 tarihinde seyyidlarin kayıtlarını tutan Adana’da Nakȋbü’l-eşrȃf Kaymakamı görev başındadır. Seyyidlikle ilgili böyle bir davada bilgisine başvurulması gereken en yetkili kişidir. Ancak Nakibü’l-eşrȃf Kaymakamı’nın yerine şahit olarak iki “ihtiyȃre” kadının şahitliği ile bu iş bağlanmış, belge tanzim edilmiştir. Bu bakımdan da bu belge “şüpheli” bir belge olarak kabul edilmelidir.

Sonuç olarak mahkemeye gelen ve ailesi ile ilgili bir belge talep eden kişi Adana Vali Vekili Ahmed Bey ve bunun kardeşi Mehmed Bey’dir. Artık XIX. Yüzyılda kadılar, yönetici sınıf karşısında bağımsızlıklarını yitirmişler ve aradaki eşit statü kadılar aleyhine bozulmuştur. Kadıların o şehirde görev yapabilmeleri de, şehrin bir numarası konumunda bulunan Hasanpaşazadeler’in elindedir. Bu bakımdan Kadı Efendi’nin ben size böyle bir belge veremem demesi de İstanbul’a dönüp yeni bir “ma’zuliyet” dönemi yaşamayı göze alması demektir. Ayrıca Ahmed Bey’in Adana mütesellimi olduğu dönemlerde, Ahmed beyin dedesinin kardeşi Hüseyin Efendi’nin oğlu olan bizim meşhur İshak Efendi’miz de Adana Müftüsü olarak görev yapmaktadır. Dolayısıyla böyle bir belgede fazla titizlik göstermesi Adana kadısı’nın aynı zamanda Adana Müftüsü İshak Efendi’yi de karşısına alması anlamına gelecektir. Ahmed Bey’in bu tarihten sonra Es-seyyid olarak tanıtıldığı belgeler bulunmaktadır.

Yukarıda değerlendirmesini yapmış olduğumuz “sakat “belgeyi Adana Şer’iye Sicilleri arasında gören Merhum Kasım Ener, bu belgeyi tereddütsüz kullanmış; hatta Yazıcızade Ömer Ağa’nın kızının ismi bu belgede yazmadığı halde, sanki bu belgede adı “Fatma” olarak geçiyormuş gibi anlatmıştır[2].  Aslında Ahmed ve Mehmed beylerden çok önce bunların dedelerinin dedesi El-hȃc Ali Ağa için de 1760 yıllarında “Seyyid” veya “Es-seyyid” sıfatlarının kullanıldığını görmekteyiz[3]. Daha gerilere gittiğimizde 1729 yılında vakfın başına getirilen ve daha sonra “mecnun” olduğu için görevden aldırılan Hacı Davud’un oğlu da “Seyyid Mehmed” olarak kayıtlara geçmişti.

 

 İshak Efendi de, İshak Efendi’nin çocukları ve torunları da zaman zaman kendilerini “seyyid” olarak tanıtmışlardır. Hatta Nakibüleşraf Kaymakamlığı bile yapmışlardır. Nitekim 1918 yılında bile Adana Nakibüleşraf Kaymakamlığında Hüseyin Ramazanoğlu’nu görebilmekteyiz[4].  Cumhuriyet ile birlikte tekke ve zaviyeler kapatıldığında bu unvanların kullanılması da yasaklandı.

Bu konuya daha sonra devam edeceğiz.

 

 EK: Adana Şer’iyye Sicili, No: 58, s. 96.

 

[1] Rüya Kılıç, Osmanlıda Seyyidler ve Şerifler, Kitap Yayınevi, İstanbul 2005; Saim Yörük, “Adanalı Seyyidler Hakkında Sosyal ve Ekonomik Açıdan Bazı Değerlendirmeler (1701- 1750)”, Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi (SBArD), IX/18(2011), Diyarbakır 2011, s. 1- 22;  Mustafa Sabri Küçükaşcı, “Seyyid” DİA, c. 37 (2009), s. 40- 43.

[2] Kasım Ener, Tarih Boyunca Adana Ovasına (Çukurova'ya) Bir Bakış, 7.Bs., Kayı Yayıncılık, İstanbul 1986, s. 282, 1 n.

[3] Adana Şer’iyye Sicili, No: 1, v. 4a-4b.

[4] Kemal Çelik, Milli Mücadelede Adana ve Havalisi, s. 47- 48.

untitled-2.gif

http://www.adanamedya.com/ sitesinden 09.08.2016 tarihinde yazdırılmıştır.