“Adana Ermenilerinin Nüfus Sayımı “

Prof. Dr. Yılmaz KURT

06 Mayıs 2015 Çarşamba 06:00

1830 yılı baharında Adana’ya nüfus sayımı için bir heyet geldiği dedikodusu  halk arasında kulaktan kulağa yayılmıştı. “Devlet-i aliyye büyük bir nüfus sayımı yaptıracakmış”. “Kundaktaki bebekler bile deftere yazılacakmış”. “Ayağa kalkıp yürüyemeyen pir-i fani ihtiyar dedeler bile yazılacakmış”. “Nüfus memurları iki gözü görmeyen anadan doğma körleri, yürüyemeyen mefluç kimseleri bile defter edecek, İstanbul’a bildireceklermiş”. “Padişah kaldırılan Yeniçeri ordusunun yerine Asȃkir-i Mansȗre-i Muhammediye diye dev bir ordu kuracakmış”. “Her taraftan bu orduya asker yazılacakmış”. “Hırıstiyan halktan da bir kişi bile kaçırmamacasına cizye toplanacakmış”. Bu haberler Adana’da kahvehanelerden başlayarak, pazar yerlerine, kapı önü sohbetlerine kadar dalga dalga yayılıyordu. Pazar ayinlerinde en çok konuşulan şey bunlardı.

Aradan çok geçmedi. Tahrir heyeti Ulu Cami Mahallesi de denilen Cami-i Cedȋd Mahallesi’ne geldi ve Hırıstiyan halkın tüm erkekleri ve erkek çocukları Ulu Cami yanındaki Aşevi (İmaret) önünde  toplandılar. Deftere ilk yazılan  Duhancı Karabet Efendi oldu. Karabet Efendi 8 Kapılı Çarşı’nın  (bakırcılar Çarşısı) çıkışında küçük bir dükkȃnda tütün satardı. Evde yeni konuşmaya başlayan Evanis isimli 3 yaşlarında bir oğlu ve bir de emektar karısı (Maryem) vardı.  Babası Asador öleli 2 yıl kadar olmuştu. Kendisi de artık 60 yaşında, ak sakallı, orta boylu bir ihtiyardı. Çok zengin değilse de, Allah’a şükür geçimini rahatlıkla sağlayabiliyordu. Bu yüzden de nüfus memurları kendisini “evsat” diye nitelendirerek orta halli bir kimse olarak ilan etmişler, yılda 2 altın veya bunun karşılığı  24 kuruş cizye ödemesi gerektiğini bildirmişlerdi[1]. Karabet Efendi, komşusu (Ömer Ağa)’nın 1827-1828 Osmanlı-Rus savaşına gittiğini ve bir daha geriye dönmediğini düşünerek bu 24 kuruşluk cizyeye çok da üzülmedi. Biraz zorlansa da ödeyemeyeceği bir para değildi. Sonuçta savaşa gidip geri dönmemekten çok daha uygun bir hesaptı.

Nüfus sayım memuru Karabet Efendi’den sonra  Artin Efendi’yi çağırdı yanına. Artin Efendi’nin hiç erkek çocuğu olmamıştı. Kendisi 50 yaşlarında, kır sakallı, orta boylu bir kimse idi. Mahalledeki tek değirmenci olduğu için herkes onu yakından tanırdı. Babası Agob öldükten sonra bu işi tek başına yapmaktaydı. Seyhan nehrinin kenarındaki eski nehir değirmenlerinden birisi onun baba yadigȃrı ekmek teknesi idi. Nüfus memuru ve etrafındaki heyet Artin Efendi’yi de 24 kuruş cizyeye bağladılar. Ermeni papaz efendi de bu karara hiçbir itirazda bulunmayınca Artin Efendi’nin cizyesi de kesinleşmiş oldu.

Daha sonra 60 yaşındaki Simon veled-i Karabet , yani Karabet oğlu Simon yazıldı.  Mutaf olan yani dokumacı dükkȃnı sahibi olan Simon’un da hiç erkek evladı yoktu.  Şimdi sıra Ekmekçi Karabet’e gelmişti. Ekmekçi Karabet usta 30 yaşında, kara bıyıklı, orta boylu bir delikanlı idi. Orta boyu ile, kara bıyıkları ile tipik bir Ermeni genci idi. Zaten Ermeni komşuları arasında sarı bıyıklı veya sarı sakallı kişi sayısı çok azdı. Karabet usta 5-6 sene önce evlenmişti. İlk oğlu Manük’ün doğumunun üzerinden 4 koca yıl geçmişti. Küçük oğlu Mikail ise henüz yürüyemiyor ama tutunarak ayakta durabiliyordu.  Nüfus yazım heyeti diğerleri gibi Karabet ustanın da orta halli olduğuna ve yılda 24 kuruş cizye ödemesi gerektiğine karar verdiler.  Sıra 75 yaşındaki Arakil oğlu Kevorg’a geldiğinde ak sakallı bu ihtiyarın yaşına ve sağlam bir işi olmadığına bakılarak 12 akça cizyenin yeterli olacağına karar verdiler.

Mahallede çulhalık yapan Artin oğlu Serkiz kara sakallı, uzun boylu, 45 yaşlarında olgun bir kimse idi. Eski elbiselerden kesilerek yapılan iplikleri basit el tezgahında dokur ve yolluklar, küçük kilimler yapardı. 7 yaşındaki oğlu Haçik’in elinden tutup tahrir heyetinin karşısına öyle gelmişti. Bazı Ermeniler’in eli iş tutan, eve ekmek getiren erkek çocuklarını tahrir heyetinin karşısına çıkarmadıkları ve böylece Devlet-i aliyye’nin cizye gelirlerinin azalmasına sebep oldukları yolunda çeşitli şikȃyetler gelmişti. Bu yüzden de herkesin erkek çocuklarını bizzat getirerek tahrir heyetine göstermeleri için sıkı sıkıya tenbihȃt yapılmıştı. Haçik’in 7 yaşında olduğunu tespit eden heyet babasına 24 kuruş cizye yazmakla yetinmişti.

Cami-i Cedid Mahallesi’nin diğer Hırıstiyan sakinleri olan Saki Mardu ile oğlu Haçik; 30 yaşındaki  Arakil oğlu Serkiz ile oğulları Karabet ve Osib; 23 yaşındaki Serkiz oğlu Agob, kardeşi 20 yaşındaki Kazar ve son olarak da 45 yaşındaki Tomas oğlu Ohan Efendi yazılarak 24’er kuruş cizye ödemekle yükümlü kılındılar.

 

Cami-i Cedid Mahallesi’nde işini bitiren tahrir heyeti 8 Kapılı Çarşı’nın İmaret yanındaki 7. Kapısından çıkarak Sarı Yakub Mahallesi’nin yolunu tuttu. Heyetin karşısına ilk olarak 25 yaşındaki Tores veled-i Kukaz çıktı. Kukaz 9 yaşındaki oğlu Artin, 7 yaşındaki oğlu Bedros ve henüz sabi bir çocuk olan Karabet ile gelmişti. 25 yaşında olmasına rağmen 3 erkek çocuk sahibi olmanın gururunu taşıdığı her halinden belli oluyordu.  Kukaz 25 yaşında olmasına rağmen tahrir yapıldığı sırada babası Tores hayatta değildi. Belki de Kukaz Adana’ya tek başına gelmiş babası Adana’nın ağır iklimine, sıcağına, sivrisineğine, sıtmasına, trahomuna dayanmayı gözüne kestirememişti. Ama uzunca boylu ve 3 erkek çocuk sahibi  olan Kukaz’ın babası Tores  bu tahrir sırasında oğlunun yanında değildi. Tahrir heyetinin 9 yaşındaki Artin için “kara kaşlı” notunu niçin düşmüş olduğunu kestirmek gerçekten zor. Hemen aşağıda 8 yaşında Avanis oğlu Serkis için de  “kara kaşlı” notu düşülmüştü. Her ikisine de cizye yazılmadığı halde “kara kaşlı” oldukları özellikle belirtilmişti.

Sarı Yakub Mahallesi’nde 20 yaşındaki ter bıyıklı, orta boylu, çörekçilik yapmakta olan Avanis oğlu Agob’un babası ölmüş kendisi 5 kardeşine bakmak zorunda kalmıştı. Sırasıyla 10, 8, 4 yaşlarındaki Toros, Serkis ve Kirkor isimli kardeşlerinden başka “sabi” olarak kayıtlı Kivork ve Abraham isimli kardeşleri bulunuyordu. Bunlardan 10 yaşındaki Toros  çörek yaparken kendisine yardım ettiği ve dolayısıyla para kazandığı için en düşük seviyeden cizye vergisi olan  yılda 12 akça ödemekle yükümlü kılınmıştı. Diğer kardeşlerinin bir vergi yükümlülüğü bulunmuyordu.

Sarı Yakub Mahallesi’nin ekmekçisi Merkoz oğlu Karabet kırca sakallı, orta boylu, 40 yaşlarında orta gelir seviyesinde olan bir kimse idi. En büyük oğlu 11 yaşındaki Artin nüfus defterine “şam emred”, yani bıyıkları yeni terleyen bir delikanlı olarak yazılmış ve yılda 12 kuruş cizye vermesi istenilmişti. Artin’in de babasının yanında ekmekçi çırağı olarak çalışmakta olduğunu rahatlıkla düşünebiliriz. Çünkü o dönemde erkek çocuklarının baba mesleğini devam ettirmeleri bir gelenek hükmündeydi. Devlet de bunu destekliyor, bir timar sahibi ölse timarının  oğluna verilmesini istiyordu. Demircinin oğlu demirci; kuyumcunun oğlu kuyumcu oluyordu. Ama Etmekçi Karabet’in Artin’den başka 3 oğlu daha vardı: 9 yaşındaki Kirkör için “kara kaşlı” notunun düşüldüğünü az önce söylemiştik. 5 yaşındaki Osib’den sonra henüz “sabi” bir çocuk olan Panos deftere yazılmıştı. Peki Etmekçi Karabet’in bu 4 oğlundan başka  kızı yok muydu?  Karabet 40 yaşında, ilk oğlu Artin 11 yaşında olduğuna ve o devirde insanların 15- 16  yaşında evlendirildiğine bakacak olursak Karabet’in ilk çocuğunun veya çocuklarının kız olmuş olması akla yatkın görünmektedir. Keşke Ermenilere ait Kilise Vaftiz Defterleri elimizde olsa ve bütün bu sorularımızın cevabını oradan bulabilseydik.

 Herkese açık Uluslararası Sempozyuma Ermeni bilim adamları da katılmış olsalardı kendilerini de seve seve ağırlar ve bu soruları kendileri ile tartışabilirdik. Ama onlar Sempozyuma katılmak ve meseleleri tartışmak yerine Avrupa’ya gidip  100 sene öncenin  meseleleri için 92 yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti’ni şikȃyet etmeyi tercih ettiler.

Bu küçük köşemizde Adana’daki bütün Ermeniler’in aile yapısını bu şekilde tek tek incelememiz elbette mümkün değil. Ama bu defterler dikkatlice incelenirse satır aralarından birçok sonuç çıkarmak mümkün. Verilerin sayısal değerlendirilmesi ile  XIX. Yüzyıl Ermeni toplumunun aile büyüklüğü, nüfusun yaş ve meslek durumu, gelir seviyesi gibi birçok konular gün ışığına çıkarılabilir. Örnek olarak 1831 yılında 273 kişinin Karabet; 168 kişinin Artin; 165 kişinin Serkiz; 148 kişinin Agob; 120 kişinin Kirgor adıyla çağırıldığını ama Ermeniler’in artık Türkçe isimlere rağbet etmediklerini tespit edebilmekteyiz. Oysa ki bu Ermeniler XVI. Yüzyılda Arslan, Kaplan, Karagöz, Alagöz, Budak, Durak gibi Türkçe isimler almayı çok seviyorlardı. 1831 yılında en çok kullanılan isimler arasında Aslan ismini 54. sırada ancak görebilmekteyiz. Demek ki artan Ermeni milliyetçiliği artık Türkçe isimler konulmasını pek de hoş görmüyor, %25’lere ulaşan Ermeni nüfus kendini gizlemek ihtiyacı hissetmiyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] BOA, 3699 Numaralı Adana Nüfus Defteri, v. B (1. Sayfa). Veriler bu kaynaktan alınarak tarih bilgilerimiz ışığında hikȃyeleştirilerek anlatılmıştır. 

http://www.adanamedya.com/ sitesinden 09.08.2016 tarihinde yazdırılmıştır.