Psikolojik roman ve "Jako" (2)

Dr. Ömer ULUÇAY

17 Haziran 2015 Çarşamba 06:00

Bu anlatımlar, Saba Kırer in öykü/romanı “Jako"  içindir. Kitabı birkaç defa okudum. Önce üslubuna alışamadım, düz okumak istedim olmadı. Baktım cadde asfaltlanmamış, aralıklı Arnavut taşları ile döşenmiş. Bir sözcükten bir cümle var. Her birinde tek tek durup etrafı incelemek ve sonra yola ko-yulmak var. Dil sade, cümleler kısa, tasvirlerde aşırı sözcük tasarrufu var. Sözcük bazen Ramazan topu gibi, bilmek gerek, sonrası malum. Kitapta metin dizimi özelliklidir; satırlar bölünmüş ve paragraf yapılmış. Bölümlerin başlık ve içerikleri farklı olmakla birlikte,”pano”ya uygun düşmüş, süslemiş, zenginleştirmiş, çeşitlenmiş, tıpkı bir mozaik gibi. Olaylar; anı mıdır, yoksa kurgu mu? Karışık bir izlenim veriyor. ”Kolaj” tipi anlatım ve aktarmalar, biraz deneysel yapı var. Anlatımın bir ucu kaçıyor bazen, okuyucu katılıp dolduracak boşluğu. Gerçek, hayal, kurgu iç içedir, deneme bölümleri var. Az söylüyor, ama çok söylüyor. Sözcükler seçilmiş ve anlamlı bir dizim. Bazen kafiyeli, iç armonisi ile şiirsel.

'Eserden-yazara' varış tekniğine göre, kitap değerlendirilmiş ve yazılmıştır. Yılmaz Aslan , "Jako" ve yazarı hakkında anlamlı şeyler söylemektedir. Kitabın konularını, dizgisini, paragraf yapısını, nokta ve virgüllerini değerlendirip eleştirmektedir. Bununla da kalmayıp ilginç savlarda bulunmaktadır: "Bölünmüş yaşamları, yaşantı parçalarını, kişilerin parçalanmışlıklarını her dem hatırlatan bir söz diziminden de söz açmalıyım. O bölünmüş, kırılmış cümleler, bir yarar için kullanılmış. Bu yaşam ve kişilik bölünmüşlüğü; asıl yazarının ‎bölünmüşlüğünü imliyor bizlere. Yazarın sureti, suretleri var anlatılanların üst aşamasında. Görüntüsü ve ‎görüntüleri de, nesne tercihleri de. Jako, bir gerçekliğe giydirilmiş maskedir. Yazar, bu maskeyi de ‎kendisiyle birlikte sık sık ayna sembolü içine sokarak, tekrar tekrar bir yüzleşme durumuyla karşı karşıya ‎olan okurunu uyarır". ‎

Yılmaz Aslan, Jako ile kadın arasındaki aşkı, kadın açısından değerlendirmekte ve bunu tek taraflı olarak görmektedir. Doğrudur. Kadın kederli, sıkıntılı, ikircikli, birlikte iken ırak ve şikayetçidir. Ama yine de "akşam oldu nerdesin Jako?" demektedir. Olgunlaşmamış bir kişilikte, açılmış bir çiçek dayanmıyor doğal şartlara. Yayıkta ayran yağa kesmemiş. Keser mi dersin? Zor. Anlaşılan yoğurtta kaymak az/yok.

"İçinde ne umut ne de korku; barındırmayan bir aşkları, daha doğrusu aşksızlıkları vardır artık:   Onun ‎aşkına karşı, kısa anlatıların kadını, keder biriktiriyor içinde. Dışarıdan aldığı izlenimler, iç belleğe, akıl ‎odasına durmadan fırtınalar taşıyor. Nedeni, yaşanırken dahi kesinliği ve keskinliği, kesinleştirilmeyen ve ‎keskinleştirilemeyen bir aşk! Ucu var, sonu kapatılmış; tek taraflı olarak! Bu anlamda, anlatıdaki fırtına ‎sahneleri yazarda bünyeleşirken Jako yazarın dertleştiği, anlatımın resmini görünür kılıp kolaylaştıran ‎maskeler topluluğunun da sembolü oluyor."‎

Emre Gümüşdoğan  Jako'yu başarılı buluyor ve şunları yazıyor: " Kitabın her bölümünde Jako'nun suretinin bir parçası açımlanırken, size, şiir, öykü ve roman formlarını bir ‎arada sunuyor. İster roman olarak, ister öykü ya da şiir olarak okuyacağınız bu metin, aşkı, derinliği, ‎dipleri, girdabı edebiyatla yeniden var etmeyi deniyor." ‎

Bu değerlendirmeler, Saba Kırer'in anlatım tekniğinin ve konunun ilgi uyandırdığına işarettir. Yazarın ruhiyatını yakından tanımadan, onu eserin kahramanı olarak değerlendirmek “yakıştırma olur” diye düşünüyorum. Anı ve anlatımlar birlikte olabilir.

 Yazar Saba Kırer’i senelerdir tanıyor, konuşuyor ve etkinliklerde birbirimizi izliyor ve dinliyoruz. Nazik ve nazenin bir kişi olarak, kimseyi kırmak istemez. Ama “Jako”u okuyunca farkına vardım ki, S.Kırer’in konuşma ve yazı dili aynıdır. Bir konuyu eleştirince/açıklayınca da az ve vurgulu sözcükler kullanmakta, dinleyiciden cevap/reaksiyon beklemektedir.

Ebru Kış , Jako romanı hakkında şunları söylemektedir: "Yabancı bir maşuk, Akdenizli bir âşık… Aidiyetin olmadığı, kopukluğun yaşandığı bir ayrılığın kavurucu yalnızlığı… Her şeridinde Jako olan kısa, kesik bir film… Her karenin sonunda sevgiliyi anan hüzünlü bir cümle: – cinnetimjako. Jako, bir ayrılığın öyküsü. Yazarın ilk romanı olmasına rağmen oturmuş, işçilikli, usta bir dili var. Az sözle derdini anlatma derdi olan kimi zaman tek cümleye sığdırılabilen şiirsel öyküler, cümle dizilişlerinde ve yazarın yeniden yorumladığı noktalama işaretlerinde kendini gösteriyor. Yazar, özgün bir buluşla, basit yapılı cümleleri parçalara bölüyor. Adeta sözcükler, ait oldukları cümleden fırlayarak yeni bir cümle yaratıyor. Kırer, özellikle epigraflarda tamlayanları veya kimi öğeleri kullanmayarak alışılmadık bir dil yaratıyor. Devrik cümlelerin, yinelemelerin de katkısı ve noktalama işaretlerinin de yardımıyla oluşan dingin bir ritim romana hâkim oluyor. Bu bakımdan Jako, söyleyiş bakımından mensur şiir kabul edilebilecek bir manzum roman denilebilir. Jako’da üçüncü kişi ile ben anlatıcı bir arada bulunuyor. Anlatıcıların üslûp bakımından paralellik göstermesi de yazarın şiirselliği romanın sonuna dek sürdürmesini sağlıyor".

Melek Ekim Yıldız  Jako'yu okuyor ve yorumluyor. Bir kadın gözü ve değerlendirmesi şöyle: "Jako Suskunluğun üstesinden gelemeyen bir hikâyenin hikâyesi temelde. Aşk ülkesinin toprakları ‎üzerinde hiçbir mülkiyet talebi içermeyen bir suskunluğun ve hatta bir dilsizliğin hikâyesi. Benim hikâyem ‎değil, hayır!" ‎

"Jako bir roman mı, ardışık öykü grubu mu yoksa upuzun bir şiir mi, sorusu aklımın bir köşesinde olmakla ‎birlikte; asıl sorunumun kurgunun ve dil’in sürekli daha dikkatle bakmayı gerektiren bir derinliği işaret ‎ediyor oluşu. Yazarın okuru indirmeyi planladığı kuyunun dibi yok gibi ve bu metni hayli zor kılıyor. İşte ‎bu noktada okurun gözleri sözcükler üzerinde gezinirken, zihni okuduklarından yola çıkarak kendi ‎yaşanmışlığının hikâyesine kayıyor. Bu, belki de istenir bir etkidir.‎

"Bilindik anlamıyla yer, zaman ve mekân kavramlarını içeren bir olay örgüsü yok hikâyede. Bu nedenle ‎okuyucuyu sarıp sarmalayan duygu, olay örgüsünün peşine takılmaktan çok; anlatının dilsel bir gösteriye ‎dönüşmüş olması. Bu anlamda Jako, okuyucusunu bir yandan içine alan, bir yandan da, tuhaf bir ‎biçimde, belli bir mesafede tutmayı başaran bir yapıt".‎

Saba Kırer, röportajlar da vermiştir. Mustafa Özke , Saba Kırer ile kapsamlı bir röportaj yapmış ve bu görüşmede yazar, Mustafa Özke'ye okumalarını ve bunun önemini, yazmak isteyenler için önerilerini anlatmıştır. Bu açıklamalar ile Saba Kırer’in çalışmalarının kaynağını, düşünce ve davranışlarını, kişiliğinin hangi oranda eserlerine yansıdığını bilmek, onun fikir ve ruh dünyasını, ilgilerini tanımak mümkün olmaktadır. Bu uzun söyleşiden bazı pasajlar şöyledir (S.Kırer anlatıyor):

“Belki bir kabulleniş, boyun eğiş, belki de bir karşı çıkış, direnme, razı olmama halidir, okuma-yazma yolculuğumuz. Yaşar Kemal’in İnce Memed’i, Clarise Lispektor’ün Kuşatılmış Kent’te Lucrecia Neves’i, Charlotte Bronte’nin Jane Eyre’si, Ingeborg Bachmann’ın Malina’sı, Cervantes’in Don Kişot’u olmaksızın var olabilir miydim? Ortaokul yıllarında tanıştığım Emile Zola olmadan yürüyebilir miydim, büyüyebilir miydim, dünyaya gözlerimi açabilir miydim?”

“Türk edebiyatının klasikleri olarak gördüğüm Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ını, Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini, Sait Faik’in Alemdağda Var Bir Yılan’ını, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü, Leyla Erbil’in Hallaç’ını, Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde’sini, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını, Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’ni, Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sını Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizleri’ni okumadan bir yolculuğa çıkmak pek olası değil”.

“İster yazı makinesini göğüs hizasına yerleştiren, dirseklerini yüksek masasına dayayıp ayakta çalışan Ernest Hemingway olsun, isterse yazma hayatı boyunca yataktan doğrulmayan Proust olsun, yazarken ne biçimde çalıştıklarıyla değil neyi yazıp, neye razı olmadıkları, boyun eğmedikleriyle varlar. Bugün hala okurlarıyla, eserleriyle dünya edebiyatını taçlandırmaktalar… Yazarın karşı çıkışı sesli olmalı, biçim içerisinde somutlaşmalıdır; yazar, donup kalmak ya da susup yazgıya boyun eğmek hakkına sahip değildir. Küçük bir çocuk gibi tepinmeli, bağırmalıdır.”

Musfafa Özke soruyor, ”Jako nasıl doğdu?” Kırer cevap veriyor ve aslında yazar- figür eşitlemesi yapan eleştirilere de cevap veriyor: “İlk kitabım, ilk romanım olan Jako, aslında romanı yazdığım dönemde üzerinden her gün geçtiğim Roma dönemi eserlerinden biri olan, Seyhan’la karşı yakayı birbirine bağlayan kadim Taş Köprü’nün bana armağanıdır. Orada yaptığım yürüyüşlerden, Seyhan sularının üzerinde doğan güneşten, akşam karaltısından, çıkan fırtınadan, ansızın bastıran yağmurdan, ıvır zıvır denilecek cinsten malzemeler satan tablacılardan, daha aşağıda yer alan Bakırcılar Çarşısı’ndan, çarşının esnafından, bıçakçılardan, Çarşı Hamamı’nın kömürünü harlayan ateşçinin bakışlarından, Vakıflar Çarşısı’nda gelinlere çeyiz eşyası satan, her adımda gıcırdayan merdiven basamaklarına rağmen varlığını koruyan, yan yana dizili küçük dükkânlardan doğmuştur, Jako”.

Celâl Soycan , 'Öykü vur-kaç yapmalı' başlıklı söyleşisinde Saba Kırer'in "Jako" adlı esrini okumuş, edebiyat teorisi konuşuyor, yorumluyor: "Oldukça ilginç ve bir o kadar da farklı bir kitapla çıkageldi Saba Kırer: Jako. Kırer’in şiir, öykü ve roman formlarını bir arada sunduğu kitabı ister roman, ister öykü isterseniz şiir olarak okuyabileceğimiz bir metin. Saba Kırer: 'Öykü bir şeyi demeli ve kaçmalı, yani vur kaç yaparak ilerlemeli. Bu arada okura soluk aldırmalı, ona düşünmesi için zaman kazandırmalı" diyor. Kırer’le eserini konuştuk..."

C.Soycan, roman ve öykünün tarihsel evrimini ve dilini, özgünlüklerini dikkate alarak Saba Kırer'i açıklamaya davet ediyor.  Jako'yu soracak dikkatte okumuş, teorik bilgi ve aktarma da yeterli olunca sorular yerini bulmaktadır. Üslubun oluşması, sözcük tasarrufu, şiirsel akış, bölümlerin bağımsız öyküler şeklinde olması, söz tasarrufu, noktalama işaretleri ve daha birçok ayrıntı belirtilerek sorulmuştur. Saba Kırer, arı bir Türkçe ile bunları cevaplamaktadır. Yoğun ve zengin içerikli bir söyleşi bu. Bu söyleşiden kısımlar aktarmak; soranı, yazar ve Jako'yu tanımakta yararlı olacaktır:

C.S: Jako adlı romanınız önümüzde. Roman, dilin sözel döneminden etkiler taşırken öykü bütünüyle yazıya ait bir dil içinden kurulur. Sizin modern öykü dilinin kuruluşuna dönük kenar çizgileriniz nelerdir?

S.K: Öncelikle öykünün kurgusuyla dilinin bağlamı, ilişkisi/ilişkisizliği üzerinde durulmalıdır. Sonrasında, yazındaki müzikaliteye önem veririm. Kötü ses de olabilir; ama kötü sesin oradaki etkisi/ işlevi önemlidir. Ben öykü dilinin çizgilerinden çok, metnimin kurgusuyla kullanılacak -kullandığım- dilin ilişkisini gözetirim öncelikle. Metinlerimde şiir cümlelerinden söz etmek mümkün ama bunlar bir şiiri oluşturabilecek yapıda değil elbette.  Metinlerimde müzikaliteyi şiire yeğlerim. Okurun bu bağlamda vurgu ve ezgiyi duyumsamasını önemli bulurum.

C.S: Öykülerinizde eksiltmeye dayalı bir dil tasarrufu var. Jako’da şöyle bir yapı dikkatimi çekti: Her bölüm bağımsız bir kısa öykü olarak da okunabilir. Öte yandan, Jako’nun sonlanmayan bir devinimi var. Okurun zihninde kendini yazmayı sürdüren bir metin gerçeği, yapıtın sınırlarını zorluyor. Onca kapsamlı bir dünyanın dile indirgenmesi sürecinde, bir de dil ekonomisi gözeterek yazmak nasıl bir sancıdır?

S.K: Bir heykelde nasıl bir matematik, bir ışık, aks, nasıl bir taş, çamur, çelik, bronz ve öncesinde nice çizimler varsa... Açıkçası Jako’yu anlatırken de iktidar-tebaa ilişkisi, iktidar-ölüm ilişkisi hep yanı başımda olan sorunlardı. Belki en büyük açmaz burada: Dildeki tasarruf, metnin asıl söylemek istediğinden okuru uzaklaştırabiliyor.

C.S: Jako’da noktalama imlerini, satırları, özellikle de virgülü farklı yerleştirerek dikkat çeken bir söyleyişe varıyorsunuz...

S.K: Ben noktalama işaretlerinin kelimeleri destekleyen yan bir unsur olarak değil de kelime gibi ağırlığı ve gücü olan, doğrudan dil’in kendisi olan, dil gibi yaşayan bir şey olduğu üzerinde durmaktayım. Bu da beni, onunla ne kadar ilerleyebilirim sorusuna taşıdı. Metinlerimde dili öne çıkaracak bir satıh yaratmaya çabalıyorum. Edebiyatın tali olarak gördüğü noktalamalar, kendi yazınsal anlayışımın temel noktasıdır.

 

5  Önceki kaynak.

6  ‎ Nurullah Çetin : Roman Çözümleme Yöntemi, Öncü Basımevi, Ankara, ‎‎2004 ‎

7  Saba Kırer (1963, Adana): Öykü, eleştiri, deneme yazdı. Yazıları (2004-),   Hürriyet Gösteri ‎Sanat,  Cumhuriyet Kitap, Kitap-lık, Geceyazısı, Radikal Kitap, Düzyazı Defteri, Yom Sanat, ‎Kum Sanat, İmge Öykü dergilerinde yayınladı. Kırer’in ana temaları; borderline kişilikler, toplumun benimsediği tipler, göç, göçmenliktir.

Yapıtları:‎

1.         Ayna Kırılmış Baksana, İstanbul, Kavis Kitap, 2010.‎

2.         ‎Nurdan Gürbilek – Devasa Vitrin, İstanbul, Can Yayınları, 2011.‎

3.         ‎‎Yazarın Gölgesi – Sadık Hidayet: Ölüm, Kadın ve Kör Baykuşun Yeniden Yazılışı, ‎İstanbul, Kavis  Kitap, 2011 (Rıza Beraheni ve Haşim Hüsrevşahi ile birlikte).‎

4.         Kızlar ve Babaları, Paradigma Yayınları, Yayın Yılı: 2011, (ortak kitap)

8  Saba Kırer: Jako, İstanbul, Everest Yayınları, Melisa Mat, 112 s, 2008.‎

9  Yılmaz Arslan: Saba Kırer:Jako,‎ http://www.siirakademisi.com/forum/25-12-2008‎

  Önceki kaynak

10  Emre Gümüşdoğan:Saba Kırer:Jako ‎ ‎http://www.siirakademisi.com/forum/ 28-12-2008‎

11  Ebru Kış:  cinnetim jako,‎https://eksisozluk.com/entry/15598430,01.03.2009 ~ 29.03.2009 ebruli

12    Kül öykü gazetesi, Ocak 2009, Jako, Saba Kirer romanı. ‎  ‎

13  Melek Ekim Yıldız: İkircikli Bir Okuma: Jako, http://istanbuldasanat.org/ikircikli-bir-okuma-jako/2 Ocak ‎‎2014 ‎

14  http://www.gunaydingazetesi.com.tr/yazdiklarimizdan-daha-fazla-okuduklarimizdir-bizi-var-eden/40296/16-03-2015

15  Celâl Soycan: 'Öykü vur-kaç yapmalı',Radikal.com.tr >Radikal Kitap > ‎

http://www.radikal.com.tr/kitap/oyku_vur_kac_yapmali-924650, 06/03/2009‎

http://www.adanamedya.com/ sitesinden 09.08.2016 tarihinde yazdırılmıştır.