Prens Rudolf, babası İmparator Franz Jeseph’in zoru ile evlendiği karısını hiç sevmemişti. Prens Rudolf, Maria Vetsera adlı bir kadına aşıktı ve onunla gizlice Mayerling Şatosunda buluşuyorlardı. Prens Rudolf, Avusturya – Macaristan İmparatorluğu’nun tek varisi idi ve aşkı uğruna bu tahtı reddediyordu. Hatta daha da ötesi, imparatorluğa karşı, sosyalist bir dergide takma adlarla yazılar yazıyordu.
İlkeleri ve aşkı öylesine güçlüydü ki bunlar uğruna İmparatorluktan vaz geçmişti.
30 Ocak 1889 günü Prens Rudolf, sevgilisi Maria Vetsera ile yine Mayerling Şatosu’nda buluştu. Sevgilisinin gözlerine baktı. Eline silahını aldı ve diğer eliyle sevgilisinin elini tutuu. Sevgilisinin ışıltılı gözlerine bakarak onu alnından vurdu ve silahı kendi şakağına götürüp yeniden ateş etti. Bu olay tarihe “Mayerling Faciası” olarak geçti.
Filmi yapılan bu olayın son sahnesini yaşamım boyunca unutamam. 1968 yapımı filmde Prens Rudolf’u, Mısırlı Aktör Ömer Şerif Maria Vetsera’yı ise Catherine Deneuve canlandırmıştı.
Ömer Sherif’in son sahnedeki performansı hala gözlerimin önündedir. Bu sahne bana Avrupa tarihi’ne merak salmamı sağlamıştı.
O yıllar, Apollo uzaya çıkmış, Tom Jones dünyayı kasıp kavurmaya başlamış, Coca Cola şişesini ilk kez gördüğümüz yıllardı.
Ve Boris Pasternak Ve Dr. Jivago…
Bu isimler gençlere neyi hatırlatır veya hatırlatır mı bilemem?
Psternek, Dünya Edebiyat tarihi’nde “şairlerin şairi” olarak adlandırılan bir sanatçıdır. Onu dünyaya tanıtan eseri, Doktor Jivago’dur.
Yine 70’li yıllarda izlediğim bir filmdi.
Ömer şerif Dr. Yuri Jivago’yu canlandırıyordu. Rusya’da Bolşevik İhtilalin hemen ardından patlayan iç savaşta şair ruhlu bir doktorun aşkı etrafında dönen olaylar zincirini anlatan bir film. Ömer Şerif dünyayı kasıp kavuruyordu.
O zaman mersin’in Atatürk caddesi’nde tek tük araçlar vardı. Tanıdığım en yetkili kişi cankurtaran şşoförü idi. Yaşım 12.
Sonradan, emekli bir komiser ile tanıştım, öğretmenlerimden sonra bana marematiği sevdiren insandı.
Radyolarımız, klasik Türk Müziği ve halk Türküleri çalardı. Ama biz bantlardan Batı Müziği’de dinlerdik.
Cem karaca “resimdeki Gözyaşları” ile ünlü oluyor; Aliye Akkılıç, Muazzez Türing herkesin gönlünde yer ediyordu.
İlk kez hamburger ile tanışmıştım. O yıllar “Joan Baez” devrimci şarkıları söylüyor muydu? Veya Bob Marley, Bob Dylan, ezilmişlerin sesi olarak var mıydı? Hatırlamıyorum.
Ama Ömer Şerif’in Mısırlı bir aktör olması gururumuzu okşuyordu.
Öyle ya! Ben Hur”ların, “Lord Jim”lerin akıp geçtiği bir dünyada, anlamadığım şarkılarla devrimcilik yaparken, Ortadoğu ezilmişliğimizi Ömer Şerif ile kapatmaya çalışıyorduk.
Hatta bazı filmlerinde kötü rolde olan Ömer şerif’i eleştirmiştik.
Ömer Şerif sanki babamızın oğluydu.
Aç gözlü bir kapitalisti canlandırdığı, köylüleri kandırıp buğdaylarını aldığı filmde buğday deposunda boğulmasına bile sevinmiştim.
Ömer Şerif 10 Temmuz 2015 tarihinde öldü.
Toplumumuz öylesine meşgul, öylesine yoğun ki, ne Oktay Sinanoğlu’nun ölümünden haberi oldu ne de Ömer Şerif’in…
Ruhsal çöküşün seslerini duyuyorum; Toplumsal bir facianın eşiğindeyiz.
Mayerling Faciasını gündeme taşıyan Ömer Şerif’in ölümü ülkemde toplumsal faciayı gündeme getirmiştir.
Ölü toplumların ölülerden haberi olmaz.