Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluş yıllarındaki bazı isyanlar dışında çok fazla isyan hareketi yaşamadı. Gerek 1925’lerdeki Şeyh Said İsyanı, gerekse 1938’lerde ortaya çıkan Dersim İsyanı devletin kızıl sillesi karşısında sinen halk yıllarca bir daha devlete karşı gelmeye cesaret edemedi. 27 Mayıs İhtilali’nde Menderes için ölmeye hazır olan halk sokağa bile çıkamadı. Artık halkın durması için bir tek “jenderme” bile yetiyordu.
623 yıl devam eden Osmanlı Devleti’nin her dönemi isyanlarla doludur. Bu bakımdan Osmanlı Devleti isyan karşısında ne yapılması gerektiği konusunda daha tecrübeli idi.
XVI. yüzyıldan sonra ortaya çıkan ve genelde Celalȋ İsyanları olarak adlandırılan ayaklanmalar ise çıkış sebebi ekonomik gerekçeler olsa bile Safevȋ kökenli ayaklanmalardı. 1526 yılında Kanunȋ Sultan Süleyman Mohaç Zaferi’ni kazanırken Çukurova’da Safevȋ kaynaklı 4 ayrı ayaklanmanın çıkmış olması zamanlama bakımından anlamlıdır.
Batılı güçler İran’da ortaya çıkan Sefevȋ devletin gücünden olabildiğince yararlandılar. Doğal olarak İran da üzerine düşeni yaparak Batılı devletlerle dirsek temasını sürdürmeye hep dikkat etti.
Osmanlı’nın en çok korktuğu şey “iki ateş arasında kalmak”tı. Bu yüzden Osmanlı Batı’ya sefere çıkacaksa en iyi elçilerini, en pahalı hediyelerle İran’a gönderirdi. İran üzerine sefer gerektiğinde de bu sefer en iyi hediyeler Batılı devletlere gönderilir, sulh anlaşmaları uzatılırdı.
Kalender Çelebi İsyanı’nda (1527) meşhur Pargalı İbrahim Paşa akıllıca bir yol izleyerek isyanın çıkış sebeplerini araştırmıştı. Ortaya çıkan gerçek şuydu. İsyanın lokomotifliğini yapanlar dirlikleri (timarları) ellerinden alınan Dulkadirli sipahilerdi. İbrahim Paşa, “ne sebeple olursa olsun dirliği alınan bütün sipahilere eski dirliklerinin geri verileceğini duyurdu. Sayıları 30.000’i bulan isyancı ordusu bir anda birer-ikişer dağılmaya başladı. Geri kalanlar ise kolayca yola getirildiler.
Genç Osman’ın tahttan indirilmesi ve çirkin bir şekilde öldürülmesi halkı üzmüş ve bu ayıptan kurtulmak isteyen yeniçeriler suçu sipahilere atmak istemişlerdi. Erzurum Valisi bulunan Abaza Mehmed Paşa’nın isyanı sanki devlet tarafından kendisine verilen gizli bir görevin yerine getirilmesi gibi başlamış ve şehirde bulunan yüzlerce yeniçeri Mehmed Paşa tarafından Genç Osman’ın katilleri oldukları gerekçesi ile öldürülmüşlerdi. İsyanı affedilerek yeniden kendisine görev verilmiş olması da bu düşünceyi kuvvetlendirir.
Abaza Mehmed Paşa isyanı gibi eyalet valilerinin ve beylerbeyilerin çıkarmış olduğu isyanlar genellikle temelini halktan almayan isyanlardı. Bu isyanlarda devlet, komşu illerin valilerini isyancı üzerine gönderir, bu da yetmeyecek olursa Sadrazam İstanbul’dan yeniçerileri alarak asilerin üzerine bizzat giderdi.
Adana, Antalya, Karaman gibi eyaletlerde “yörüklerin” itaatsizlikleri de “isyan” olarak görülüyor ve bunları cezalandırmak için üzerlerine ordu gönderiliyordu.
Bu durumda Osmanlı Devleti, savaş sırasında bir fitne yaşamamak için önceden fetva almayı gerekli görmekteydi. Sonuçta devletin karşısına çıkan “yörük topluluğu”, “yörükȃn tȃ’ifesi” de beş vakit abdestli namazlı insanlardı. Osmanlı askeri arasında şu şekilde bir propaganda yapabiliyorlardı: “Siz de Müslümansıznı, Elhamdü lillah bizler de Müslümanız. Hiç Müslümanın Müslümana kılıç çektiği nerede görülmüştür?”. Bu tür propagandalar Osmanlı askeri üzerinde etkili olabiliyor ve asker canla- başla savaşmıyordu.
Bu olumsuzluğu önlemek isteyen Osmanlı Devleti hemen fetva mekanizmasını çalıştırıyor ve komutanın eline bir fetva veriyor ve karşı propagandayı peşinen kesiyordu:
Mes’ele:
“Yörükȃn tȃ’ifesinden bir tȃ’ife katı tarȋk edüb (yol kesip) Müslimȋnin ırz ve mallarına ta‘arruz ve ekinlerini itlȃf ve bu makȗle zulm ü fesȃd ȃdet-i müstemirreleri (her zaman yaptıkları bir şey) olup sȃ‘ȋ bi’l-fesȃd (bozgunculuğa çalışan kimseler) olmalarıyla...”.
Açıkçası yükletilen suç, YOL KESMEK ve halkın namusuna, malına zarar vermekti. Bu zararı önlemek için üzerlerine gönderilen valiye karşı gelseler, “ŞER’-i ŞERİF’e ve EMR-i SULTANȊ’ye karşı gelmiş sayılacaklardı. Bu durumda “şerrlerini (kötülüklerini) def‘ için katl etmek cȃ’iz olur mu?” beyȃn buyurula.
El-cevȃb Allahu a‘lem OLUR”.
Ketebehu El-fakȋr Abdullah, ‘ufiye anhu.
Şer‘-i şerȋfe karşı gelmekle, yani açık din emirlerine karşı gelmekle “Emr-i sultȃnȋ’ye karşı gelmek yan yana ifade edilmiştir. Padişah ulu’l-emr’dir. Kur’an-ı Kerȋm’de ayet-i kerȋme: “Allah’a itaat ediniz; Peygamber’e itaat ediniz; ulu’l-emr’e itaat ediniz” şeklinde çok açık bir şekilde bu yetkinin kaynağını açıkladığı için böyle bir isyan anında da isyancıların en çok korktukları şey bu FETVA olmaktaydı.
Merkezdeki yeniçeri ve sipahi isyanlarında ulemanın fetvasını almadan başarıya ulaşmış hiçbir isyan hareketi yoktur.
Ev basıp polis, asker öldürmek, yol kesip insanları dağa kaçırmak, tuzak kurup güvenlik görevlilerini öldürmek bunlar dünyanın her yerinde açık bir isyan hareketidir. Şehrin garnizon kumandanına pusu kurup eşi ve çocuklarının gözü önünde çapraz ateşle öldürmek canilik ve adiliktir. Yukarıdaki fetva zamana bağlı değildir. O fetvaya muhatap olan kanları helal sayılan vatandaşların işledikleri suçlar bunların işledikleri, suçlar yanında çok masum kalmaktadır. Ve İslam’ın hükmü son derece açıktır. Ve devlet hiçbir kiralık katili içeri atıp, yıllarca beslemek zorunda değildir.