Türkiye 7 Haziran genel seçiminden beri, bir hükümet krizi içindedir. Seçim sonuçları AKP’yi iktidardan düşürdüğü halde, hala AKP hükümeti baştadır, hiçbir şey değişmemiştir. Üstelik Kabinenin nerdeyse yarısı milletvekili bile değildir. AKP-CHP Koalisyon görüşmeleri sonuçsuz kalmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, siyasi bir aktör olarak düzenleme yapmakta, uçaklarda, hava meydanlarında, törenlerde konuşmakta ve gündemi belirlemektedir. Hükümeti kurmakla görevli Başbakan Ahmet Davutoğlu 45 günlük süreyi doldurmak için görüşmeleri uzatmakta ve sonuçta Türkiye’yi AKP’nin hükümet ettiği bir şekilde tekrar seçime götürmek programını uygulamaktadırlar. Erdoğan, fiili Başkan olarak siyaset ve bu savaş halinde Başkomutan olarak görev yapmaktadır. Yeniden ve tek başına AKP iktidarı ve böylece Başkanlık Sistemi için ilerlemekte, yeniden seçim istemektedir.
Muhalefet bütünleşemedi, AKP’ye karşı birlikte mücadele etmiş ve fakat seçimden sonra MHP muhalefet Blokundan ayrılmış ve daha doğrusu katılmamış, gelişmelere göre tercih yaparak taktik geliştirmektedir. Erdoğan ve MHP, HDP’yi hedef durumuna getirerek pasifleştirmekte ve terörle bağlantılı göstererek baraj altında kalması amaçlanmaktadır.
HDP, İstanbul’da “sana savaş yaptırmayacağız. Barış, hemen şimdi. Taraflar ellerini tetikten çeksin” sloganlarıyla çoklu katılımlı büyük bir miting tertipledi. Burdan bir “Demokratik Blok” oluşuyor.
*
Türkiye'de girilen savaş durumuna karşı oluşan/gelişen tepkiler, bir Barış Bloku oluşturdu. Bu Blokun “Demokrasi Bloku” olarak erken seçime girmesi için arayışlar ve açıklamalar yapılıyor. Anket sonuçlarını bekleyen AKP, artık tek başına iktidar olamadığını anlamış görünmektedir. Koalisyon çalışmalarında, Erdoğan da bir taraf olarak rol almakta 45 günlük süreyi uzatmayacağını bildirmektedir.
Barış Bloku açıklamasına imza koyan kuruluşlar oldukça çeşitlidir: HDP, ÖDP, Haziran Hareketi’nin bazı bileşenleri, SDP, EMEP, Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi, Yeşiller ve Sol Gelecek, DİP, DSİP, ESP, EHP ve bazı CHP milletvekilleri, sendikalar, platformlar, dernekler, vakıflar (80 kadar sivil toplum örgütü).
AKP sıkça yaptırdığı anket sonuçlarına göre politika belirlemekte ve taktikler uygulamaktadır. Anketler, AKP'nin tek başına iktidar olamadığını göstermektedir. Toplumsal gerilim göze alınarak, müstafi hükümet savaş haline girmiştir. Erdoğan 8. kez hitap ettiği Muhtarlar Toplantısında, Başkomutan olarak görevini yapmağa çalıştığını ve muhtarların “muhbir” olmasını istedi.
Bu savaş ve yurdun her tarafına yayılmış şiddet hareketlerinin, ölümlerin, siyasi tutuklamaların içinde; seçim çalışmaları ve sandık güvenliği önemli bir sorun olacaktır. Ajanslar, bültenler çatışma ve ölüm haberlerinden ibaret olmuştur.
Çatışmasızlık ortamının hemen sağlanması zorunlu olmuştur. Karşılıklı açıklamalarla cenaze törenleriyle toplumda kamplaşma olmaktadır. Bunun önüne geçmek şarttır. Erdoğan, Çözüm Sürecinin buzdolabında olduğunu söylemektedir.
Türkiye'de hukuk uygulaması, uluslar arası kontrole açılmış bulunmaktadır. AHİM'e ulaşmış davalarda Türkiye mahkûm edilmektedir. Savaş halinin de bir hukuku vardır. Herkes, her bildiğini yapamaz. AHİM, "gizli tanık beyanına dayanarak mahkûmiyet karanının verilemeyeceğine" karar vermiştir.
Suriye sınırındaki olaylar dolayısıyla HDP, BM Daimi konseyine Türkiye'yi şikâyet etmekte, Brüksel'de NATO'nun ve AB'nin Kürt Sorununa dâhil olmasını istemektedir. Bunlar Kürt Sorununun artık sadece Türkiye'nin bir iç sorunu olmadığını ve bir bölge/dünya sorunu ve dolayısıyla çok aktörlü olduğunu göstermektedir.
AKP'nin 13 yıllık iktidarının hesabının sorulmasında üç parti ittifak etmiş ve bunu koalisyon şartı olarak ifade etmektedirler. Ayrıca Başbakan ve Hükümetin Erdoğan'ın vesayetinden çıkması da şart görülmüştür. Politika ve yönetim ilkeleri ikinci derecede kalmaktadır.
63. Hükümeti kurmakla görevli Ahmet Davutoğlu, 45 günlük zamanı harcayarak kullanmış ve Erdoğan'ın vesayetinde çalıştığı kanaati belirmiştir.
*
İçerde terör olayları ve ölümler hızla artmakta, Doğu illerindeki davranışlar Batı illerinde de sergilenir olmuştur. Devlet daireleri ve güvenlik güçleri, polis merkezleri, karakollar açık hedef olmuş, trafik ve asayiş kontrol ekiplerine saldırı ve ölümler olmaktadır. İstanbul/Sultanbeyli Polis Karakoluna bombalı arabalı intihar saldırısı ve ayrıca yine Sultanbeyli’de ABD İstanbul konsolosluğuna silahlı saldırı yapılmıştır. Şırnak/Beytüşşebap’tan havalanan Skorsky helikopteri isabet aldı ve terhis olmuş bir er şehit oldu. Ağrı/Tendürek dağlarında “güvenlik bölgesi” uygulamasına ve operasyonlara karşı “canlı kalkan” eylemleri devam etmektedir. Van, Midyat, Tunceli, Diyarbakırda polis ve araçlarına saldırılar olmaktadır. Bir polis, halkı yere yüzüstü yatırarak ve ellerini arkadan kelepçeleyerek “Türkün gücünü” göstermektedir.
Doğuda askeri bombalamalar nedenli orman yangınları devam etmektedir. Şırnak’ta ve Yüksek ovada “özerklik” ilan edildi(11,13 Ağustos 2015):
“Halk Meclisi’nden yapılan açıklamada, Suruç saldırısının ardından “AKP hükümeti Kürdistan’a savaş ilan ettiği” belirtilerek “Son olarak Silopi’de halkımıza yönelik topyekûn imha saldırılarında, 3 masum insanımızı katletmiştir. Gerçekleştirilen bu katliam karşısında biz Şırnak Halk Meclisi olarak, devleti reddetmeyip, ancak bu şekilde devletin kurumlarıyla yürüyemeyeceğimizi, bunun için kentte bulunan devletin tüm kurumları bizim için meşruiyetini kaybetmiştir. Bu şekli ile devletin hiçbir atanmışı bizi yönetmeyecektir. Bundan sonra halk olarak öz yönetimimizi esas alarak, demokratik temelde yaşamımızı inşa edeceğiz. Bundan sonra da tüm saldırılar karşısında demokratik öz savunmamızı gerçekleştireceğiz” denildi.[1] Bu açıklamalar üzerine arama ve tutuklama operasyonları yapıldı
Tunceli-Erzincan yolunda PKK yol kontrolü yaptı ve “Özgür Kürdistan” pankartı açtı[2].
Vahametin boyutları daha da büyüktür. Liste, artık etkisiz ve gereksiz olmuştur.
*
Suriye'deki içsavaş ve Türkiye'nin durumu, iç siyaseti de belirler durumdadır. El-Nusra'nın hâkimiyetindeki sınırda "güvenlik bölgesi" oluşturma siyaseti çevresinde anlaşmalar ve saha devirleri olmaktadır. Yaralanıp Türkiye’ye gelen ve AFAD tarafından kayıt ve tedavi ettirilen, Ankara'da Eğitim-Sen Misafirhanesinden alınmış 6 YPG üyesinin, sınırda El-Nusraya teslim edildiği, müsteşarlık açıklamasıyla meydana çıkmıştır. Bu, altı kişinin infazı anlamına geldiğinden konunun Lahey Adalet Divanına götürüleceği ifade edilmektedir. Irak toprağındaki Kandi/Zergele köyünün bombalanması ve 8 kişinin öldürülmesi de uluslararası mahkemeye gidecektir.
İncirlik Üssü, IŞİD'e karşı oluşan koalisyonun (60 kadar ülke) uçaklarına açılmış ve savaş-ikmal uçakları iniş yapmaktadır. İncirlik, Yemen, Somali, Afganistan ve Pakistan'dan kalkan İnsansız Hava Araçları (İHA), ABD'de Nevada ve New Mecsico Merkezlerinden sevk ve idare edilmektedir. Eğit-donat projesi iflas etmiştir. Türkiye'nin Suriye içinde Sultan Murat ve Fatih Sultan Mehmet kuvvetlerini desteklediği belirtilmektedir.
Ceyda Karan[3], "Ortadoğu pokeri" başlıklı yazısında şunları yazmaktadır: "Ortadoğu’da baş döndürücü bir diplomasi trafiği var. Doha’da ABD-Rusya-Suudi masası kuruluyor... Tahran’da İran-Rusya-Suriye... Mascat’ta Suriye-İran-Körfez... Moskova’da İran-Suriye-Körfez... Bu ülkelerin dışişleri bakanları bir orada bir burada, kâh ikili, kâh üçlü görüşmede. Türkiye’yi boşuna aramayın". Adı geçen devletlerin Suriye üzerindeki emellerini açıklıyor. İncirlik üssünü, anti-IŞİD koalisyonuna karşı bir koz olarak kullanan Türkiye'nin bu siyaseti zaman içinde test edilecek ve belki de "İncirlik buna değmez"e varabilir".
ABD ve Batı PKK’ya karşı Türkiye’nin mücadelesini kabul etmekle birlikte, “orantılı” olmasını istemektedir. İslam Birliği, (Katar hariç) Türkiye’nin Irak topraklarını bombalamasına karşı çıkmıştır. Obama, PKK’dan ziyade IŞİD üzerinde yoğunlaşmayı istemektedir.
Şükran Soner[4], ABD'nin IŞİD savaşının envanterini bildiriyor:
“Bir yıllık askerini öldürtmeden IŞİD’e açılmış savaşın, havadan bombardımanların maliyeti 3.5 milyar doları bulmuş... 6 bin saldırı, 17 bin bombardıman, günlük ortalama maliyeti 10 milyon dolar... IŞİD işgal ettiği topraklardan yüzde 25-30’unu kaybetmiş ama başka topraklarda yeni işgalleri gerçekleştirirken... Savaşın daha pek çok yıl süreceği gerçeği ortaya çıkmış..”.
Bunlar toplanıp daha sonra savaş tazminatı olarak, işgal edilen ve operasyona maruz kalan ülkenin fakir halkından tahsil edilecek, yerüstü ve altı zenginlikleri rehin alınıp kendi hesaplarına işletilecek. Koalisyona katılmış güçlerin de masrafları/karları bu yolla karşılanacak. Koalisyonel savaşlar birlikte sürek avı gibidir, herkes kazanır. Öldürme pratiği gelişir, bombaların gücü denenir, yeni silahlar keşfedilir. Modası geçmişler parlatılır ve masrafa sayılır. Silah endüstrisi gelişir, kazanır. Kırmızı kan akar, sarı altın artar, yeşil dolar çoğalır. Bir ülkenin savaşla tüm varına el konulması, insanlarının öldürülmesi ve sürgünle sefalete düşürülmesi saldırganları hiç ilgilendirmez. Üstelik bu savaşlar, sanki ülke insanının yararına imiş gibi sunulur. Bir hükümdar düşürülür, yerine emre amade yenisi konulur. Yalın şekliyle maalesef durum budur.