“Ulan pecaman yırtılmış!...”
“Hava alsın diye; görmüyon mu lan sıcaktan piştik…”
Gündüzü sıcaktan pişilen Ağustos Akşamları’nda, damları örten karanlıklarda bu konuşmalar dolaşır.
Bu tür konuşmalara çocukların sesi karışır;
“Gız gördün mü? Burdan kaydı?”
“Yok ya hani nerede?”
Kayan yıldızları çocuklar bile izleyemezdi.
Gündüz yaşam kavgası içinde ne olursa olsun, insanların damdan dama bu muhabbetinin verdiği şifa hala unutulamaz.
Bu şifanın yerini tutacak hiçbir ilaç keşfedilmemiştir henüz…
Kimsenin namus ile sorunu yoktu; her kes biribirinin kardeşi, anası, bacısı, babası, amcası…
Ruhların ve anlayışların tertemiz olduğu dönemler…
Vicdanımızda ve beynimizde yeşeren erdem, hepimizi örten yorgandı.
Üzerimizde taşıdığımız “utanma yorganı” mevcut bütün ahlaksızlıklardan ayırırdı bizi…
Bir terapi idi Adana Damlarının Ağustos Akşamları…
Hiç kimsenin kimseden gizili anılarının olmadığı insanların, anılarını değiştirmek için aynı yıldızların altında yattığı akşamlardır.
Konuşuktuklarımız;
Komşularımız, kardeşlerimiz ve can yoldaşlarımız değil kendi yüreğimiz idi…
Bazen öyle acılar olurdu ki, ilgilisinden önce ağlaşırdık.
Henüz duvarlar keşfedilmemişti;
Anahtarcı dükkanı hatırlamıyorum…
Ve henüz, kimsenin kimseden korunacağı ve saldıracağı, tehdit olacağı koşullar oluşmamıştı.
Bekçi kendi vicdanımızdı…
Adalet terazisi de öyle
Ahlak anlayışımız da…
Ne zaman ki bekçilik görevi karakollara,
Güvenlik görevi duvarcı ustalarına ve anahtarcılara düştü;
İşte o zaman insanlığın kalitesi de düştü.
Şimdi “Sedat memili”nin anlatımıyla öldürülen Kentlerin biri olan Adana’nın Ağustos akşamları da öldürüldü.
Öldürülen sadece o mu?
Yıldızların hissettirdiği ortak anlamı paylaşma;
Anı değiştirme zevkleri,
Karşılıklı güven, inanç ve sadakat…
Neler ölmedi ki…
Dayanışma, karşılıklı güven, insanın yalnız olmadığı duygusu…
Neler… Neler…
Ölmesi mi gerekirdi?
Sanmıyorum…