Tarımda mekanizasyonun çukurova köylülerine etkileri (1)

Dr. Ömer ULUÇAY

22 Eylül 2015 Salı 06:00

 

Başka yazılarımda konu kapsamlı olarak ele alındı. Modernizasyonun nasıl ve ne zaman başladığı belirtildi. Bu nedenle oluşan köylünün şehre göç etmesi, Türkiye çapında bir sorun oldu ve sorunlar doğurdu. Tarımdan geçinen büyük kitle, bundan mahrum olunca, şehirlerde gecekondular arttı. Şehir yaşamını gören köylüler, medeniyeti tanıyınca hak istemeğe başladılar. Bunun ekonomide, siyasette yansımaları, toplumsal çatışmaları oldu.

Okuryazar olmayan büyük kitlenin çocukları okumaya ve hak istemeğe başladılar, dengeler bozuldu, asayiş sorun oldu. Köylüler aradaki farka ve şehirliler bozulan huzura isyan eder oldular. Bu zıtlıklar ortamında, çeşitli sosyal hareketler ve hak talepleri nedeniyle ikide bir askeri darbelerle, örtbas edilmeğe, candarma dipçiği ile ezilmeğe çalışıldı. Ama nafile…

Neden sonra bugüne gelindi.

Yaşar Kemal; köyü, köylüyü, yaşama koşullarını, ilişkilerini, üretim koşullarını, göçü, folkloru; Orhan Kemal de aynı dönemde ve yine Çukurovada, şehre gelmiş köylülerin yaşama koşullarını, iş ilişkilerini, fabrikaları, burdaki haksızlık ve sefaleti, işçi direnişlerini anlatırlar.

*

Yaşar Kemal, hemen bütün kitaplarında bu konuyu ayrıntılı olarak incelemiş. Bir örnek olması bakımından Hüyükteki Nar Ağacı[1] eseri olaylar zinciri bakımından, üslup ve tahlil örneği olarak özetlenecektir.

Romanda kişiler: Beş ırgatın yanında daha birçok şahıs vardır. İsimlendirilen karakterler yeri geldikçe tanınacaktır (Ağanın karısı-abla, dutma Sarı, Topal Dursun, Halil, Düldül dağlı Cennet, otçu Hasan, bostancı Ahmet, Veli, Resul, Molla Hacı ve daha birçok köylü, kadın ve çocuk). Yusuf daha önce Çukura gitmiş ve sıtmaya yakalanmıştır, karnı yedi aylık gebe gibi şiştir. Hösük, iriyarı ve yardım ehlidir, hasta düşen Yusuf'u sırtlar hep. Âşık Ali, saz çalar, efsane anlatır, grubu yönetir.

Romanın mekânı, Toros köyleri ve Çukurova.

Romanda zaman, 1950'li yıllar.

Romanda olaylar zinciri, aşağıda özetlenmiştir.

Toroslarda bir dağ köyünde beş arkadaş (Memet, Hösük, Âşık Ali, Yusuf, küçük-çocuk Memet), geçinmek için çaresiz Çukurova'ya gitmeye karar verirler: Bidere biraz zaman vardır. Memedin karısı denemek için, kuru başakların tanesini çiğner ve bakar ki boş, saman. Bir daha ve bir daha, hepsi böyle. Kadın yılan ısırmış gibi inler. Memet koşar ve durumu öğrenir. Sonu gurbet ve felaket.

 Memet, daha önce de Çukurova'ya gitmişti, yine ve mecburen gidecekti. Memet, tek varı keçisini de satar, evden cenaze kalkmış gibidir, herkes ağlamaktadır, karısı ve iki çocuğu… Memet, biraz tuz, un-bulgur alır eve bırakır, gidişinden sonraki onuncu günde para göndereceğini karısına tembih eder.

Yusuf, Çukura gitmeğe kararlı arkadaşlarını vazgeçirmek için, kendisini örnekleyerek anlatır:

"‎Bilen bilir Çukurova'yı‎. Ben bilirim Çukurova'yı‎. Yanar» dedi, «yanar... Kan gibi kurtlu suyu. Her sineği ‎bir alıcı kurt... ‎Bulut gibi gelir, kan koymaz insanda emer. Yanar kardaş, yanar. ‎Bakın halime ... Aç ölün ‎gene gitmeyin. İş ‎var, para var, ekmek var, kuş sütü de var, ne ararsan var ya, ‎ölüm de var. Sürünmek de ‎var. Sıtma da var. Verem var. Bakın ‎halime…(s.9)"

Yusuf'un bu sözleri kâr etmedi, kendisi de koşarak onlara yetişti ve düştüler Çukurova uğruna. Dağ bayır geçtiler, çadır germiş göçerleri gördüler. İlk durakta iş sordular ve eliboş ilerlediler. Memet, habire "abla"nın iyiliğinden kendilerine iş vereceğinden bahis açıyor ve hep birlikte sabırsız oldular.

Memet köye gelince, öne koştu ve kapıdan gördü ki, sarı öküzün, ayrılınca ardı sıra ağlayan öküzün yerini renkli makineler almış:

‎"Çiftliğe girdiler. Çiftliğin avlusu mavi, kırmızı, sarı ‎boyalı traktörler, biçerdöverler, kötenler, at arabaları, ‎‎kamyonlar, ciplerle zık gibi doluydu. Güneş altında parıl ‎parıl yanıyorlardı. Massey-Harrısler, Fargusonlar. ‎‎Türlü türlü marka makinalar ... üstü başı yağlı birkaç ‎telaşlı adam da makinaların başında dönüp ‎‎duruyordu(s.16)‎".‎

Memedin umudu "abla", sacdan iki ekmek alıp Memete  verdi ve fakat yüzüne bakmadan, konuşmadan gönderdi. Memet şaşırmış ve umudu kırılmıştı.

Çiftliğin dutmalarından Sarı, buna açıklık getirdi. Veli Ağa ile Topal Dursunun olaylarını anlattı:

‎«Memet amca" dedi, «şu motorlar gelince, Ağa ‎hepiciğimizi kovdu. Herkes çekildi çekildi gitti. Veli Ağa; ‎‎geçti Ağamın karşısına, Ağa, dedi, Allahtan kork, kırk beş ‎yıldan beri ben bu kapıdayım, Ağa, dedi, ‎Allahtan utan, ‎sakalımı bu kapıda ağarttım, belim bu kapıda büküldü. Bu ‎yaştan sonra ben nereye ‎gideyim, ne iş tutayım? Şu ‎mezarlıkta avradım yatıyor, anam yatıyor, üç oğlum ‎yatıyor. Ağa, dedi, ‎Allah senin başına taş yağdırır, etme ‎bu zulümü. Gâvur Ağa, dedi, seni kucağımda büyüttüm, ‎nen ‎çalarak büyüttüm... Daha bokun tımaklarımın ‎dibinde. Ben nerelere gideyim bu yaştan sonra? Ya, ‎‎Memet amca, böyle dedi. Ağladı sızladı, sövdü saydı, iki ‎gün vardı şu taşın üstünde oturdu, sakalını ‎yoldu, ‎ilendi, beddua etti. Edemedi başını aldı gitti. Daha haber ‎yok. Gitti gider.»(s. 19‎)

Bu anlatım, etkili bir film sahnesi gibidir.Köylünün ağalık düzenine pasif isyanıdır.

Topal Dursun, yapılanları sindiremez. Bir motorun ön kısmını söker ve alır Anavarzanın en derin vadisine yuvarlar. Neden sonra Topal, bunu bir yerde açıklar ve haber Ağaya ulaşır. Topal Dursun candarma karakoluna çekilir, ceryana verilir ve itiraf eder, hıncını açıklar, öcünü aldığını söyler. Topal cezaevindedir. Ağa adam gönderir, vadide motorun bir parçasını dahi bulamazlar, parçalanmıştır.

Irgat beşlisi, köyleri bir bir geziyor iş arıyordu, yollarda kendileri gibi iş arayanlar çoktu. Herkesin hali birbirine benziyordu, zayıf bir beden, yırtık ayakkabı-çarık, lime lime olmuş giysiler, uzamış sakallar, belde orak iş arıyorlar.

Yeşil otlu bir yerde mitillerini sırtlarından aldılar, serip üzerlerine oturdular ve Aşık Aliye "bir türkü yak" dediler. Aşık sazını aldı kucağına, önce ısındı ve sonra döşendi. Öyküsüne uyarak sesi dalgalandı: Bir genç, sevdiğini köyden kaçırmış ve Çukura gelmiş, bir köye yakın yerde kızı bir dalda da bırakmış, evlere ekmek dilenmeğe gitmiş. Genç gelmiş ve bakmış ki kız yok, bağırmış, ağlamış olmamış, kız yok.Bir çukurda birkaç kemik bulmuş, aklını burda bırakıp, kemikleri ve kara belikleri eline alıp avaz avaz sevdiğini çığırarak, deli-divane Çukurovada gezmiş.

Irgat beşlisi, kendilerini unutup, gencin öyküsüne yandılar. "Hay Allah, neler de gelirmiş başa.."dediler.

TARIMDA MEKANİZASYONUN ÇUKUROVA KÖYLÜLERİNE ETKİLERİ (2)

Dr. Ömer Uluçay

Bir köye varınca, bir ihtiyar önlerini kesti, "oğlum Velinin bir ekini var, varın biçin" dedi ve önüne bir çocuk katıp tarlaya gönderdi. Ekin yere serilmişti, düşen ekini biçmek zordu.İki günde bitirdiler ve paralarını aralarında kardeşçe bölüştüler.

Bir köyde, genç bir Ağa bunlarla dalga geçti. Aşıkı zorladı, soyu Dadaloğluna varır mış, o da kim? Hadi atın bunları tez elden, atın köyden" dedi ve arabasına bindi,gitti.Köy toz altında kaldı.

Sinirlendiler ve köyden ayrıldılar.

Artık iş umudu kalmadı, evlerine dönmek istediler. Ama her seferinde Memet görünen köylere de gitmeği istiyordu.

Yusuf hastalandı, yürüyemez oldu, Hösük onu sırtlıyordu. Başa bela olduğuna hayıflanıyordu Yusuf. Ama çaresiz.

İleride büyük üç dut ağacı gördüler, köyün önünde. Oraya vardılar.Dutların altına bir seki yapılmış ve bir tulumba ile öünde bir taş havuz vardı. Hösük, Yusufu sırtından idirdi. Yusuf titreyip duruyor, toza bulanıyordu, sıtma nöbeti geçiriyordu.

Köylü başına toplandı, yarım saat sonra nöbet geçince, elini-yüzünü yıkadı.Bir kadın üç adet kinin getirdi ve üçünü birden içirdi. "Bunu oraya götürün" dedi.

Hösük, kulak kesildi, sordu, kimse demedi, "orası" neresidir? Sonunda anlaşıldı ki "orası" Akhüyükteki Nar Ağacı'dır. Peki, iyi de nerededir?

Onlara yemek yediren, büyük konukseverlik sergileyen Düldüldağlı Cennet kadın,  Hüyükteki Nar Ağacının önemini ve yolunu Avarza kalesinin oraları göstererek, tarif etti:

"‎Böyle bağırarak her olur olmaz yerde o nar ağacından ‎söz edilir mi, hey boyları devrilesice! Nar ağacının altı ‎Kırkların mekânı. Siz bana gelin, ben ‎orasını size söylerim. Oraya varınca Allah sizi Kırkların ‎yüzü suyu hürmetine hem sıtmadan kurtarır, hem de ‎size... Çukurova gâvur olmuş, Çukurovada insanlık ‎kalmamış (s.52‎)".

"‎Şuradan Kuru Ceyhanı geçip, ardındaki büyük ‎asfalt yola çıkacak, yoldan aşağı sapacak, oradan bir ‎köye varacak, köyün üstünden geçerek bir çukura ‎varacaksınız. Anavarzanın ardından dolanacak, ak ‎topraklı yarları çıkacak, kaba sakız ağacını gördükten ‎sonra sağa dönecek, dönünce de karşınıza bir düzlük ‎çıkacak, düzlük nakışlı taşlarla döşelidir, taşlara ‎basmadan karşıya geçecek, işte yönünüzü kıbleye, garbi ‎yelinin estiği, ak yelken bulutlarının kabardığı yere ‎dönünce, tam karşınıza o hüyük gelecek, hüyüğü ‎görünce orada duracak, yerinizden ayrılmayacaksınız, ‎tan yerleri ışıyınca doğru hüyüğe gidip, nar ağacının ‎altına oturacaksınız. (s.59‎)"

Buna benzer bir anlatım, Kerr u Kullık  adlı Kürt destanında var. Anne, çocuklarına mekan, yer tarif etmekte, yolun duraklarını ve korkularını dile getirmektedir. Amaç Bilican atını Mili Reisi Omer Ağaya getirmek ve kızı Perişan'ı almaktır. Anlatımlarda, zahmet ve sonuçlar, birbirine benzemekte ve Yaşar Kemale özgü bir kurgu izlenmektedir.Nitekim Yaşar Kemal, Kürt destan unsurlarını ve konularını kendi kurgusu içinde Türkçe yazmaktadır. Yaşar Kemalin Eserlerinde Kürt Folkloru konulu bir kitap da yayınlanmıştır.

Irgat beşlisi, Cennet kadının salık verdiği yere doğru yola düşerler. Yaşar Kemal gelinen yolu, özgün şiirsel bir anlatımla doğayı, havayı, güzellikleri bir bir yaşatır.

Sonunda beşli, bir bostana varır.Bostancı Ahmet onları karşılar, ikramlar yapar. Hösük belinden ve babasının Rus Harbinden kalma ganimet hançerini, kabzası işlemeli hançerini çıkarır ve başlar kavunları, karpuzları kesmeğe. Küçük Memedin gözü hançerde kalmıştır ve nitekim çalıp beşliden ayrılacaktır.

Gece sinekler bastırınca beşli, mitilleri alıp yamaçta bir ateş yakar ve uyurlar. Bostancı Ahmet'ten Hüyükteki Nar Ağacını sorarlar, bilemez. "Birazdan Otçu Hasan gelir, varsa o bilir" der.

Otçu Hasan, sanki devrin Hekim Lokman'ıdır, bütün bitkileri, çiçekleri, zamanlarını, özettliklerini, şifa sahalarını bilir. Bostancı Ahmet, Otcu Hasanı beşliye tanıtır:

‎"Eli yıldır şifalı ot toplar o. Tam elli yıldır... Şu ‎dağları, şu yukardaki koca Torosu, şu aşağıdaki Nur ‎dağını koyak koyak, taş taş, pınar pınar bilir. Lokman ‎Hekimden de beterdir o. Kimseye söylemiyor ya, o da ‎Lokman Hekim gibi ölümün ilacını arıyor. Bana on beş ‎güne, bir aya bir uğrar. Bostanın içinde uzun boyunlu ‎kırmızı bir çiçek çıkar, yalım gibi dalgalanarak uzanır ‎göğe. Hasan emmi o çiçeği koparmağa gelir (s.80)".

Otçu Hasan, mıntıkada nar olduğunu söyler ama "şimdi onlar da yok" der.

Irgat Beşlisi yola düşer, bider savuran Resule yardım ederler, parasını alırlar. Resul onları doyurur, "Hüyükteki Nar Ağacını gelecek Molla Hacıya soralım" der.

Molla Hacı onlara, Akhüyükteki Nar Ağacının yerini tarif eder, "ama şimdi yok" der.

Irgat beşlisi, kurtuluş umudu gördükleri Nar Ağacını bulmak heyecanı ile tepeye koşar, saldırır, her tarafı yoklar, kesik ve kurumuş kocaman bir kök bulurlar: "İşte kurban olduğum kökü burda, varsın kesik olsun, varsın nar olmasın" derler. Sarılıp öperler, bedenini kuru köke sürerek yatar, kendilerini kutsarlar, dua ederler.

Memet hançerini yoklar, ne küçük Memet ve ne de hançer vardır.

Umutları kırılır, köylerine dönerler.

Onbeş kadar duraklı olan Kitap, burada biter.

İşte Toroslarda, Çukurovada böyledir, Tarımda Mekanizasyonun serüveni, Yaşar Kemal dilinde.

Kalın sağlıcakla.

 

 

[1] Yaşar Kemal: Hüyükteki Nar Ağacı: YKY, İstanbul,14. Baskı,2014,93 s,Kapak resmi: Yeşim Balaban

http://www.adanamedya.com/ sitesinden 09.08.2016 tarihinde yazdırılmıştır.