BM’den Sri Lanka için "özel mahkeme" çağrısı[10]
BM, Sri Lanka'da iç savaş sırasında gerçekleşen şiddet olaylarının ve savaş suçu iddialarının araştırılması için özel bir mahkemenin oluşturulması çağrısında bulundu.
BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd:
BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Raad el-Hüseyin, BM Cenevre Ofisi’nde düzenlediği basın toplantısında, ülkedeki şiddet olaylarının cezalandırılması ve adaletin yerini bulması için uluslararası avukatlar, savcılar, hâkimlerden oluşan özel bir karma mahkemenin oluşturulması gerektiğini söyledi.
Zeyd, “Araştırmalarımız, 2002-2011 yılları arasında Sri Lanka’da ürkütücü boyuttaki suç ve insan hakları ihlallerini ortaya çıkardı. Bu suçlar arasında rastgele bombalama, yargısız infaz, cebri kaybolma, işkence, cinsel şiddet, çocukların askere alınması gibi suçlar bulunuyor” dedi.
BM İnsan Hakları Ofisi’nin Sri Lanka raporunun önemli bulgular içerdiğinin altını çizen Zeyd, ülkedeki şiddet olaylarının, uluslararası toplumun en önemli suçlar olarak değerlendirdiği olaylar arasında olduğunu ortaya çıkardığını ifade etti.
BM’nin raporunda, Sri Lanka’nın, Tamil siyasetçileri, insani yardım çalışanları, gazeteciler ve sivillerin, Sri Lanka güvenlik güçleri ile onlarla birlikte çalışan silahlı grupların kurbanı olduğu belirtildi.
Sri Lanka ordusu ve Tamil Kaplanları arasındaki çatışmalar, 2009 yılında Tamil Kaplanları’nın yenilgisiyle sona ermişti.
BM’ye göre, ülkede 26 yıl süren iç savaşta yaklaşık 40 bin Tamil öldürüldü. Ülkedeki bu çatışmalar sırasında toplam 80 bin insanın hayatını kaybettiği tahmin ediliyor.
Terörle Mücadelede ve Çözüm Sürecinde Basın ve Medyanın Önemi:
Terörle mücadelede ve sorunun çözümünde, önemli bir rolü olan Basın ve Medya Kuruluşlarının akort edilmesi ve tek merkezden gelen haberlerin işlenmesi gerektiği, devlet politikasının egemen kalması için eşgüdümün zorunlu ve buna mecbur olunduğunu bildiren ve isteyen toplantılar yapılmıştır(2o11).Kimlerin hangi programlara çıkarılacağı, kimlere kısıtlama ve yasaklamanın uygulanacağı bildirilecektir. İşte bu nedenle "Alo Fatih" devrededir.
Demokratik olduğu söylenen bir ülkede, bunları söylemek, istemek suçtur. Ama bizde "vatan-millet" söylemi önde tutulduğu için, gizli olarak talimat verilmiş ve ötesi ilgili şahısların takdirinde denilmiştir. Yani "çalınacak parça bellidir, kim icra edecek, onu siz seçersiniz" denilmektedir.
Böylece, basın medya organlarındaki bilgilerin Hükümet kaynaklarından geldiğini ve Hükümet görüşlerini destekler, haklı gösterir şekilde düzenlediğini söyleyebiliriz. Hele bunlardan bazısı, "durumdan vazife çıkarır" "kalem tetikçisi" olur, ihbarlara ve hayali haberlere kaynak olur.
İşte bu ortamda, bu çarpık durumu tartışan bir panel tertiplenmiş ve katılımcıların görüşleri aşağıda özetle verilmiştir:
İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere kampüsünde, "Dördüncü güç olarak medyanın savaş söylemi" panelinde[11] (15 Aralık 2011) konuşmacı Banu Güven, "Kürt sorunundan hareketle medyadaki söylemi, toplumda yarattığı algıyı, haberlerin çarpıtılmasını ve gazeteciler üzerindeki baskıyı tartıştı. Panelin ilk konuşmacısı Banu Güven, toplum tarafından kabul gören ve otorite tarafından dikte edilen genel geçer söylemlerin haber merkezlerinde sorgulanmadığına değindi. Habercilerin ve yöneticilerin bu sorgulamadan çekindiğini söyleyen Güven, ana akım medyada Abdullah Öcalan'dan bahsederken başına "terörist" ifadesini ekleme kabulünü örnek verdi. Güven, "Sri Lanka'daki Tamil Kaplanları'na 'gerilla' diyebiliriz ama PKK'liler için diyemeyiz" dedi.
Konuşmacı Esra Arsan; söyleyeceklerinin yalnızca ana akım medya için geçerli olduğunu ve medyanın, devletin ideolojik aygıtlarından biri olarak işlev gördüğünü söyledi. "dördüncü güç medya" tabirinin artık geçerli olmadığını söyleyen Arsan, "Artık beşinci güç var. O da dijital aktivizm ya da yurttaş gazeteciliği" dedi. Arsan, Cumhuriyet'in kuruluşundan beri devletin ve medyanın Türkifikasyon (Türkleştirme) için çabaladığını ve fobiler üzerinden ulus devlete birleştirici unsurlar bulduğunu söyledi. Arsan, birleştirici unsurların siyasi İslam, Kürtler ve komünizm olduğunu, komünizmin zaman içinde listeden düştüğünü, 2002'de Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) iktidar olmasıyla geriye yalnızca Kürt fobisinin kaldığını ifade etti. Türkiye gazeteciliğinde "Belge, bulgu, rakama dayanmayan, daha çok yoruma yaslanan partizan bir tarz var" dedi."1990'larda TRT'nin yasaklı sözcükleri vardı. Kürt'e dağ köylüsü, Öcalan'a eli kanlı çocuk katili ya da terörist başı demek zorunluydu. Bu zorunlu sıfatlar Genelkurmay'dan yazılı gelirdi. Bu artık yok ama çarpıtmalar hala var.
Konuşmacı Nuray Mert, "Yalnızca yetkin kişiler bu konular hakkında konuşsa televizyonda konuşanların %98'inin, köşe yazarlarının da %90'ının gitmesi gerekirdi" dedi. Mert, "Biz 'Hak verilmez alınır'la büyüdük. Siz insan haklarını bilerek ve bazı hakların vazgeçilmez olduğunu öğrenerek yetiştiniz. Ama yüzlerce yıl uğraşarak kazanılan haklar 10 yılda kaybedilebilir. Vazgeçilmez sandığınız her hak geri alınabilir. Siyasal mücadele olmadan kimse size özgürlük vermez; bedelini ödemelisiniz. Bu basın özgürlüğü için de geçerli. Bu uzun bir mücadele" dedi.
Konuşmacı Filiz Koçali ise, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın gazete yöneticileriyle yaptığı "terör haberlerinin işlenişi" konulu basına kapalı basın toplantısından bahsetti ve o tarihten sonra televizyon kanalarının Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) milletvekillerini programlara çağırmadığına dikkat çekti. Medyanın sürekli KCK hakkında konuştuğunu ama bu konuyu KCK'yle ilgili kişilerle ya da Kürtlerle konuşmak yerine emekli generallerle konuşmayı tercih ettiğini söyleyen Koçali, Batı'nın bölgede yaşananlardan habersiz olduğunu ve dolayısıyla orayı hiç tanımadığını söyledi. Koçali, "Bölgeden doğru haberlerin gelmesi, dizilerde bile olsa bölgedeki yaşamın ve değişimin doğru aktarılması Batı'yı zenginleştirecektir" dedi.
Kürt Sorunu Çözümünde Sri Lanka Örnek olur mu?
Sri Linkada bağımsız devlet olmak isteyen Eelam Tamil Kaplanları örgütünün 2009 yılında Hükümetin "Topyekûn Savaş" ile yok etmesi üzerine, aynı yöntemle PKK'nın da yok edilmesi gündeme geldi, tartışıldı, denendi ve fakat mümkün olmadı. Bu konu, geçmişte de tartışıldı.
Ruşen Çakır[12], "PKK’nın sonu Tamil Kaplanları gibi olur mu?" diye sormakta ve bu konuyu üç uzmanla tartışıyorlar (24 Ağustos 2011):
"1970 yılında çıkarılan bir kanunla Tamil gençlerinin üniversiteye girişleri zorlaştırıldı. 1971’de ülkenin adının Seylan‘dan Sri Lanka’ya dönüştürülmesi, Budizm’in resmi din olarak kabul edilmesi ve resmi dilin Sinhalice yapılması ayrılıkçı örgütlenmenin hızlanmasına neden oldu".
Ali Nihat Özcan:" Bizim gibi sorunu olan ülkelerin birinden diğerine geçişin olduğu üç alternatifi vardır. Birincisi, Çekoslovakya ya da Yugoslavya gibi bölünürsünüz. İkincisi, Sri Lanka gibi bastırırsınız. Üçüncüsü ise, egemenliği yeniden paylaşırsınız, ya da size paylaştırırlar; Irak, Kanada gibi. Bunun da bir tek modeli yoktur. Dünyada uygulanan onlarca modelden birin seçebilir ya da kendiniz yeni bir tane üretebilirsiniz. Sorun politik askeri, ekonomik, psikolojik sosyal bedelleri kimin, nasıl ödeyeceği ve hazır olup olmadığınızdır."
Cengiz Çandar:" PKK’nın sonu Tamil Kaplanları’na benzeyemez. Bu gibi karşılaştırmalar, PKK’nın bir “taşeron örgüt”, bir “terör örgütü” olduğuna ilişkin hatalı algılamalardan kaynaklanıyor. PKK, silahlı bir örgüt olmanın çok ötesinde. Çok yaygın ve Tamil Kaplanları’ndan çok daha yaygın ve kitle tabanı itibarıyla daha güçlü bir örgüt. Türkiye’de 100 civarında belediye, 30’un üzerinde milletvekilini en zor şartlar altında seçtirebilecek güç, PKK’nın siyasi nüfuzu ile ilgili. PKK sadece bir “güvenlik” konusu, sadece bir “askeri” oluşum değil."
Hüseyin Yayman:" Sri Lanka-Tamil mücadelesiyle Türkiye-PKK mücadelesinin bir kısım benzer yanları olmakla birlikte, mücadelenin verildiği coğrafya, örgütlülük, toplumsal ve dini yapı, tarihsel arkaplan, nüfus dağılımı, jeostratejik konum gibi faktörlere yakından bakıldığında bambaşka bir olayla karşı karşıya olduğumuz görülür. Son tahlilde unutmamak gerekiyor bizim asıl sorunumuz Kürt sorununu çözmektir. Kürt sorununu çözmeden PKK’yı yok etmek, başka PKK’ların çıkmasından başka bir anlama gelmeyecektir. Kürt siyasetiyle Ankara arasındaki ‘güven krizi ve muhataplık sorunu’ çözülmediği müddetçe ne tür bir karar alınırsa alınsın ve ne tür bir model uygulanırsa uygulansın başarılı olunamayacaktır."
*
"Yrd. Doç. Dr. Zafer Yörük[13]. ,Türkiye'deki gelişmelerin 2009 yılında Sri Lanka'da yaşananlarla birebir özdeşleştiğini savundu. "Şu an Erdoğan İrlanda modelinden çok Sri Lanka Cumhurbaşkanı Kumaratunga'yı örnek alıyor" diyen Yörük, Erdoğan'ın 'başkanlık ihtirası' nedeniyle çözüme giden İrlanda modeli yerine savaşa ve katliama sürükleyen Sri Lanka modelini tercih ettiği belirtti:
"Kürt sorunu yoktur, Dolmabahçe Mutabakatı'nı doğru bulmuyorum, İzleme Heyeti'ne katılmıyorum" diyerek çözüm sürecinin sonlanmasında baş aktör olarak görülen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 7 Haziran seçimlerinden de HDP'nin barajı geçmesi ve AKP'nin tek başına iktidar olamaması sonucunda çokça dillendirdiği 'başkanlık sistemi'ni hayata geçiremedi.
"Seçimin ardından ise çatışmalı süreç devreye konuldu. Erdoğan'ın bu tutumunun ardından da çözüm sürecinde sıklıkla dile getirilen İrlanda modelinden vazgeçilip daha çok savaştan yana olan kesimlerin dile getirdiği Sri Lanka modelinin esas alındığı yorumu yapılıyor"
Tamil Kaplanları, Kumaratunga'nın bu tavrına rağmen defalarca eylemsizlik kararı almış ancak Sri Lanka yönetimi, her defasında AKP hükümetinin bugün yaptığı "Silvan olayı, Habur olayı" gibi gerekçelerle ateşkesi bozarak çatışmalı süreçte ısrar etti. Kumaratunga'nın bu tavrı barış umudunu yok edip 2009 yılına kadar süren topyekûn savaş kapsamında Sri Lanka'da Tamillere karşı bir katliam gerçekleştirildi. Sri Lanka Ordusu, 2009 Mayısı'nda "hedef gözetmeyen" bir saldırı düzenlemiş, örgütün üyeleri birlikte Tamil halkı öldürülmüş ve kampları haritadan silinmişti. Sri Lanka hükümeti, saldırının bilançosunu "7 bin ölü" diye duyurdu, ama BM raporlarında bile en az 20 bin kişinin yaşamını yitirmesinden söz ediliyor[14].
Mahinda Rajapaksa, Sri Lankada İki dönem devlet başkanlığı yaptı. Tarihe “Sri Lanka modeli” olarak geçen Tamil Katliamı’na imza attı. Tamil halkını Nazilerinkini aratmayacak kamplara doldurularak insanlık dışı muamelelere tabii tutuldu. Sri Lanka devleti 2009’daki katliamdan bugüne Tamillerin yaşadıkları bölgeleri işgal ederek baskı, zulüm ve inkârcı politikalarına devam etti. Birleşmiş Milletler raporuna göre katliamdan Rajapaksa sorumluydu. Sivil yerleşim yerlerinde işlenen katliamların fotoğraflarla gösterildiği 196 sayfalık raporda ülkede ‘savaş suçları’ ve ‘insanlığa karşı suçlar’ işlendiği belirtildi[15].
İbrahim Varlı[16], kısa ve özlü yazısında birçok noktaya değinmektedir: "Rajapaksa’nın ısrarla iktidarda kalmasının arka planında başka nedenler de vardı. Zira Rajapaksa ailesinin birçok üyesi hakkında yolsuzluk davası açılmıştı. Rajapaksa’nın kendisi hakkında da dava açılmasını önlemek için siyasi dokunulmazlık peşinde olduğu iddia edildi, yazıldı, çizildi. Aynı zamanda çeşitli savaş suçları, azınlıklara baskı yapmak ve yolsuzluklarla itham ediliyordu.
"Bir toplu imha yöntemiydi Sri Lanka modeli. Katliam sonrası Rajapaksa’yı arayarak kutlayanların ilk sırasında Erdoğan, AKP’li milletvekilleri ve cumhurbaşkanı Abdullah Gül vardı. Siyasal İslamcılar tebrik mesajlarında özetle şunu söylüyorlardı: “Türkiye’nin Sri Lanka’dan öğreneceği çok şey var.”
"Erdoğan fena halde Rajapaksa’yı anımsatıyor. Haziran’da on üç yıllık mutlak iktidarını kaybeden Erdoğan ve partisi, ikinci bir yenilgiyi de 1 Kasım’daki seçimde yaşamamak için savaş konseptini devreye soktu. Suruç Katliamı ile başlayan “savaş süreci”, Kaçak Saray’ın “yeniden seçim” hedefiyle doğrudan ilgili. Ülkeyi bir “savaş iklimine” çekip seçime kadar uzayacak bir çatışma konsepti ile ulaşmak istenilen şey milliyetçi-muhafazakar oyları konsolide etmek. Şiddeti tırmandırarak milliyetçi oyları devşirme en kestirme yoldu. Yöntem aynı; Baskı, zulüm, katliam ve topyekûn taarruz. Ne de olsa Sri Lanka Modeli’nden öğrenilecek çok şeyleri var!"