Türkiye ve Kürt sorunu

Dr. Ömer ULUÇAY

24 Ekim 2015 Cumartesi 06:00

İttihat ve Terakki siyasetinin Türkçü ve Türkleştirme Siyasetlerine karşı başlayan Kürt Hareketi, farklı safhalardan geçerek günümüzde devam etmektedir. Dört parçaya bölünmüş Kürtler, bulundukları coğrafyada mücadele etmektedirler. Kürtler, Hz İbrahim’in kuşları gibi beden parçaları dağılmış ve İbrahim’i bir davet ile beden bütünlüğüne kavuşmak istemektedir. Her bir parçası bulunduğu coğrafya ve devlet içinde varlığını korumak, barış ve refah içinde, eşit vatandaşlar olarak yaşamak istemektedirler. İsrafil’in Suru çalmaktadır.

PKK, 1974 yılında kurulmuş ve 1984 yılında silahlı mücadeleye başlamıştır. O günden bugüne devam etmektedir. Bu süre içinde, gelişen teknoloji ve Kürt Hareketi ile devletin operasyonları, Kürtleri birleştirmiş ve bilinçli, politik kılmıştır. Geçmişte anlatılanları tahayyül zor idi. Fakat bugün yaşananlar unutulmaz, ağır ruhi-bedeni travmalar yaşatmaktadır.

Devlet, Kürdü bireysel olarak var kabul etti. Yanılmıyorsam eski Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, “bireysel haklar olur, fakat kamusal hakları kabul etmeyiz” demişti. Yani Kürt bir vatandaş vardır, evlenir, çalışır, şirket kurar, hadi diyelim Kürtçe türkü de söyler, mal edinir, askere alınır, şimdi ağıt yakar, vergi öder, seçer, seçilir. Bunların hepsi “fert-birey” ve “vatandaş-Türk” olarak mümkündür, kayıtlara geçer. Devlet kayıtlarında onun dili Türkçedir, Kürtçe kayda geçmez. Arada yoklama kabilinden sorulduğu da oldu ki onunla ne kadar az oldukları açıklanmaktadır. Oysaki Türk-Kürt evlilikleri yüksek orandadır, şehirlerdeki Kürtlerin çocukları Kürtçe de bilmezler. Aralarında bir ayrılık-gayrılık yoktur.

Kürt Hareketi, devlet siyasetini asimilasyoncu olarak gördü ve yeterli bulmadı. Kürt adı ve kimliği ile grupsal-kamu haklarını ve doğal insan haklarını istedi. Türkiye’nin girmek istediği Avrupa Birliği bu hakları tanımış ve yerel yönetimlerini bu fikre göre düzenlemişlerdir.

Devlet; bunu ret etti ve bölücü-terörist olarak isimlendirdi, yasa dışı görerek savaş/mücadele etmektedir. Devlet diyor ki; “vatan Türk vatanıdır, devlet Türk devletidir, bayrak Türk bayrağıdır(aslında Türkiye devletinin bayrağıdır). Her vatandaş Türk’tür. Bir zamanlar “devletin dili Türkçe” yapıldı da Kürtçe pılak/bant/kaset bulunduranlar ağırcezlar aldılar. Bereket şimdi sadece “resmi dil Türkçedir” ve normaldir. Başka kimlikler yok sayıldı.

Üniversitelerde kürsüler kuruldu, “Anadolu, tarih boyunca Türk’tür. Hititler, Sümerler, Mittaniler, kim varsa Türk’tür. Kürtler dağ-Türkleridir, karda yürüyünce kart-kurt sesinden gelmişlerdir”. İnsan aklı ile alay etmektedirler.

Ama gerçek biliniyordu ve fakat üstü kapatılıyordu.

Bu durum bana bir hekimlik nakil anımı anımsattı: Alman Profesör Melchior Ankara Numune Hastanesinde cerrahi Direktörü olarak vizite gezmektedir. Yardımcıları, hastaları ve hastalıklarını söylüyor, hoca gerek görürse eğitmek maksadıyla muayene ediyor. Bu hastada şu var, tamam. Bu hastayı şu sebeple bu şekilde ameliyat ettik, tamam. Öbür hasta, gece tahlilden yorulmuş, nevresimi kafasına çekmiş uyuyormuş.

Melchior, bu hastanın hizasına gelmiş ve sormuş: Bunun nesi var? Yardımcı, efendim bu “ölmüş” demiş ve geçmek istemiş.

Melchior bu söze inanmamış, nevresimle hastanın karın solunum hareketlerini görmüş ve eliyle hastanın ayakaltını gıdıklamış. Hasta başını kaldırıp oturmuş. Hep birlikte gülmüşler.

Yardımcı, hastaya çıkışıyor:”Ben "öldü" demiştim, sen de öleydin ne var. Hoca gittikten sonra dirileydin” der. Hasta “doktor bey” der, “ben ölmemişim ki dirileyim. Valla senin hatırın için de ölmem” demiş.

İşte böyledir işler, gerçek bir yerden baş verir.

"Gebelik" gizli olur da "doğum" açık olur. Her gebe doğurur. Hayırlısı Allahtan. Kürtler hep vardır. İnkâr etmekle gebelik durmaz.

*

İşte bu noktada, Türkiye önemli ve muhtemel tehlikeli bir konumda bulunmaktadır.

Türkiye, kendisi, Irak ve Suriye ile bölgenin büyük kısmını oluşturmaktadır. Kuzey Irak’a-PKK’ya yaptığı bombardımanın “ölçülü olması gerektiği” müttefiklerince ikaz edilmektedir. Türkiye razı olmadığı halde, ABD, YPG Kürt Güçlerine silah ve mühimmat indirmekte, Almanya Barzani’yi donatmaktadır. İran devlet sözcüsü, Türkiye'nin PKK ile anlaşması gerektiğini açıkladı. Doğu-Güneydoğu’da  (Türkiye, orta ağırlıktaki savaştan fazla, iki cephede savaşmaktadır-Hava Kuvvetleri Komutanının açıklaması) sıkıyönetim, askeri alan, köy-şehir-mıntıka kuşatması, keskin nişancılar, zırhlı savaş araçları, tank-akrep-gaz ve özel savaş birlik ve örgütleri, keskin nişancılarla asayişi sağlamağa çalışmakta. Buna karşın kazılmış hendekler, yasağa rağmen sokağa çıkışlar ve baskıya direnişler devam etmekte; sivil, çocuk, yaşlı, kadın-erkek; asker, polis, gerilla öldürülmekte, savaş uçakları ve helikopterleri gerilla mezarlarını, buralardaki Cami ve Cemevlerini, yapıları bombalayıp tahrip etmektedir.

Devletin dediği ve istediği özetle herhalde şudur: Teslim olunacak, silahlar betona gömülecek, benim adaletime sığınılacak. Ben ne ister ve yaparsam hepsi bu kadar. Başka bir teklife kapalıyız, varsa kabul etmeyiz. Son terörist ölünceye kadar hareket-savaş devam edecektir. Kürt sorunu yoktur, tek bayrak, tek millet, tek devlet vardır. Kim ki bunların dışında bir varlıktan söz ederse ve buna dayalı hak talep ederse teröristtir. KCK ve benzeri örgütler de teröristtir. Bu nedenle siyasi tutuklamalar yapılmaktadır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan,”devletin yönetimi artık değişmiştir” dedikten sonra, Türkiye iç-dış siyasetinin tespitinde kendisi belirleyici ve yönetir olmuştur. Fiilen bir Başkan olarak muktedir durumdadır. Kendisi halen BOP’un Eşbaşkanı’dır.

Türkiye giderek yalnızlığa düşmektedir.

Türkiye, kendi Kürt Sorununu çözmek durumundadır.

HDP, KCK, PKK ve yasal Kürt Partileri muhatap olmuyor ve kabul edilmiyorsa; devlet muhatabını bulsun ve ilan etsin, onlara sorunu nasıl çözeceğini açıklasın. Eğer bu da olmuyorsa; “Kürtlerin temsilcisi benim, 73 milletvekilim var” diyordu ve onlarla bir yol haritası ilan edilsin.

Şunu hepimiz bilelim: Öldürmekle olmaz, çözmekle olur!

Öyle ise kiminle?

 İşte, öne çıkmışlar kabul-itibar görmüyor. Tamam. O zaman devlet, muhatabını kabul ve ilan etmelidir. Ama böyle bir muhatap yok. Acaba, “Kürt Sorunu yok” demekle, “Kürt yok” mu demek isteniyor. İşte bu, tarih, hukuk, sosyoloji ve bilim-gerçek duvarıdır, geçit vermez.

“Kırk defa deli desen, deli olur” denir ama 90 senedir "yok" deniyor, fakat "yok" olmuyor. Çünkü gerçek başkadır. Ünlü Lavasoier diyor ki, "hiçbir şey yoktan var ve varken yok olmaz".

Öldürmekle, mahrum ve mazlum bırakmakla olmaz, çözmek lazım.

Bir Kürt atasözünü anımsayalım: "Kavga edin, olur. Öl ve öldür, olur. Ama barışmanın kapısını kapatma, barış ipini koparma, işte bu olmaz.”

Aşiret kavgaları bu minval üzere olur ve sonunda barış gelirdi.

Biz de Barışı bekliyoruz. Haydi, gel artık Godot!

 

 

 

http://www.adanamedya.com/ sitesinden 09.08.2016 tarihinde yazdırılmıştır.