1501 yılında İran’da Şah İsmail’in Şii temelleri üzerine Safevî Devleti’ni kurmuştu. Bu olay Osmanlı Devleti’nin iç ve dış siyasetinde büyük değişikliklere sebep oldu. Rekabete konu olan iki şey vardı:
Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan Kürtlerin çoğunluğu ehl-i sünnet olup Şafiʿî Mezhebine mensuptular. Bu yüzden Safevîlerden büyük baskı ve zulüm görmekteydiler.
Şah İsmail 1501- 1514 yılları arasında o çağın en büyük istihbarat ve propaganda ağını kurmuştu. Halk şairi, aşık, derviş gibi propagandistleri bütün Anadolu’da faaliyet gösteriyorlar ve Anadolu’nun yerli Alevi (Kızılbaş) halkına İran’ı dünya Cenneti gibi gösteriyorlardı. Bu propagandalar zaman zaman etkili oluyor ve birçok Türkmen aşireti göçün yönünü batıdan doğuya çevirerek Tebriz’e gidiyorlardı. Devlet 1511 yılında ortaya çıkan Şahkulu İsyan’nı bastırmakta epeyce zorlanmıştı. Safevî kaynaklı isyanlar bundan sonra da devam edecektir.
1514 Çaldıran zaferi sırasında Kürt Beyleri savaşın sonucunu beklemeyi tercih etmişler Osmanlılara açıktan destek vermemişlerdi.
1515 yılında Yavuz Sultan Selim Kemah Kalesi’ni aldı ve Dulkadiroğlu Alaüddevle Bey’in topraklarını silah zoruyla ülkesine kattı. Kürt Beyleri bundan sonraki seferin Doğu ve Güneydoğu Anadolu üzerine olacağını anlamışlardı. Şii Safevî Devleti’nin baskılarından bunalmışlardı. Bu yüzden Maraş taraflarına gelmiş olan Yavuz’a ünlü tarihçi İdris’i elçi olarak gönderdiler.
İdris-i Bitlisî vasıtasıyla Yavuz Sultan Selim’e gönderilen Kürt beylerinin ortak arzuhalinde bugünkü Türkçemizle şöyle denilmekteydi:
“İslâm’ın Sultanının sultanımız olduğunu büyük bir içtenlikle kabul etmekteyiz. Dinsizliği çok açık bulunan İran Kızılbaşlarından yüz çevirdik. Yaya yürüyüşle bir aylık yola yakın genişlikte bulunan Kürdistan memleketlerinde İran Kızılbaşlarının sapkınlıklarını ortadan kaldırıp tekrar Sünnet ehlinin ve Şafii mezhebinin kurallarını yürürlüğe koyduk”[1]
Kürt beylerinin şu iki tespitini önemsemekteyim:
Bu konuya bir başka yazımızda devam edeceğiz ve Osmanlı’nın başarı ile uyguladığı Yurtluk ve ocaklık uygulamasından “öz yönetim” taleplerine nasıl geldiğimizi açıklamaya çalışacağız.
[1] Ahmed Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri, c. 3, İstanbul 1991, s. 206.