(Türkiye-Irak-Suriye)
Türkiye’de gündem hızlı ve zengin: Peşpeşe yapılan toplantılar, ele alınan konular, açıklanan programlar, yapıla zirveler, değişen yönetmelikler, el konula firmalar, astronomik maaşlı Kayyumlar, sahadan çekilen TV ve Gazeteler; Doğuda yapılan operasyonlar, kazılmış hendekler, şehirlere uygulanan ablukalar, çatışmalar, harabeye dönmüş şehirler, ölen insanlar, binlerce göç eden insan, askerlerin-polislerin sloganlı yürüyüş ve havaya atışla yapılan kutlamalar, duvarlara yazılmış sloganlar… Başlıklar bile kasvetli.
Bu ortam içinde, devlet geleneğinde ve uygulamasında bir değişme-dönüşme ve başkalaşım gözlenmekte. Bunun sancısı da bunlara eklenmekte. Devletin Türkçü uygulaması şimdi bir de yeşile boyanmakta ve İslamcı siyasi sloganlar da öne çıkmaktadır.
Türkiye’nin merkez-yandaş medyası, bu konuyu tek taraflı olarak sunmakta ve sorunun çözümüne katkı sunmamaktadır. Genel uygulama içinde “vurup kurtulmak” istenmektedir. Ama dışarıda olayların seyri bir başka mecradadır. Türkiye fiilen Başkanlık uygulaması içinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından temsil ve idare edilmektedir. Antalya G20 Toplantısında, Başbakan Ahmet Davutoğlu görünmemiştir.
*
Türkiye’de Devrim hızıyla bir şeyler değişmektedir. Bu normal bir değişim ve evrim olmaktan öte, bir projenin tatbiki şeklinde cereyan etmektedir. Bu nedenle Değişim-Dönüşüm-Başkalaşım konuları ayrıca tartışmak ve Toplumsal Değişimin kurallarını anımsamak yararlı olacaktır.
Cumhuriyet iskeleti-sütunları esas alınmakla birlikte bir iç mimari düzenlemesi yapılmaktadır. Bilinen odalar, kapılar, pencere ve takıntılar değişmekte duvarlar farklı renklere boyanmakta ve sarayın konukları değişmektedir. Şehirlerde, evlerde oturanların istek ve yaşama biçimleri, tercihleri, idarede etkileri değişmektedir.
Bu değişim eski Türkçü fikriyatın yanına bir de İslamcı siyaseti ve tercihleri eklemektedir. Din kardeşliği içinde toplanmakta ve Türk dayanışması içinde idareye hâkim olmaktadır. Saray entrikaları hortlamış, kişilere makam, servet, ihale verilerek devşirilmekte ve olmazsa ekarte edilmektedir. Doğuda ve büyük kentlerde yapılan operasyonlarla, kurulan mahkeme ve gece yarısı yapılan baskınlarla, şirketlere elkoymakla, paralel-terörist avlamakla, baskı ve tedip etmek hız kesmeden devam etmektedir. Bu şekliyle otoriter bir düzen yürürlüktedir. Herşey yeni baştan ve bir kişinin hâkimiyeti esasında planlanmaktadır.
Türkiye’nin mevcut sistemi hantaldır, bunu hızlandırmak gereklidir. Bu Yeni bir Anayasa demektir. Bu noktada tartışılacak birkaç ana konu vardır. Diğerleri devlet kurumlarının yeri ve konumları ile işlevlerine ilişkindir. Anayasanın ilk dört maddesi, Devrim Kanunları, Vatandaşlık düzenlemesi, Başkanlık Sistemi bunların başlıcalarıdır.
*
Türkiye hızla Suriye’nin iç işlerine girmekte ve olayın rengi-muhatapları değişmektedir. Dış-İç siyaset birbirini tetiklemektedir. Irak ve Suriye’nin sınır bölgelerinde Kürtler yaşamakta ve bir savaş yapmaktadırlar. Türkiye içindeki asıl Kürt toplumu, bu çatışmaların dışında değildir ve 35 senedir içerde bir mücadele yürütmektedir. Türkiye yönetimi bu nazik dengeyi görmek ve ona göre bir siyaset izlemek zorundadır. Zor durumlarda, İstiklal mücadelesinde Türkler ve Kürtler birliktedir. Şartlar değişmiş ve daha sonra Kürt önderleri İstiklal Mahkemelerinde asılmışlardır. Ama yine de Türkiye sınırları içinde, Türklerle eşit koşullarda birlikte yaşamak istemekte ve kolektif haklar için mücadele etmektedirler.
*
Evrensel İslami Direniş ve Özgürlük Hareketi: El-Kaide[1] (islamcı-şeriatçı bir bakış)
Asrı Saadetten Osmanlı Hilafet Devletinin yıkılması sürecine kadarki 13 asırlık bu uzun dönemde, İslami otorite varlığını hiç kaybetmediği için bu süreçte oluşturulmuş içtihadı kültürel birikim maalesef Müslümanların yolunu aydınlatan cinsten değildi. Çünkü İslam âlimleri hiç bir dönemde İslami yönetimin yok olacağını ve İslami Devletin yıkılıp otoritenin gayri İslami otoriteye dönüşeceğini tasavvur edemediler. Bu sebeple de yeniden İslami hayatın başlaması için otoritenin ikame edilmesinin yolunun ne olduğu veya ne olacağı konusunda bir gayret de ortaya koymadılar.
Kâfir veya diktatör hain devletlerin kitle ve cemaatlere karşı şiddete başvurması karşısında Mısırda Seyyid Kutup gibi bazı önderler, zamanı geldiğinde kendi terimleriyle “küfürle” karşı karşıya gelmenin kaçınılmaz olduğunu, bu sebeple cemaatlerin “cihad” için hazırlık yapması, uzun vadeli projeler hazırlaması ve üyelerini buna motive etmesi gerektiğini ileri sürebiliyorlardı.
Zamanla davet hareketleri silahlı mücadeleye girişiyor, silahlı mücadeleyi benimsemeyen hareketler ise mensupları tarafından ağır davranmakla suçlanıyordu.
Soğuk savaş sürecinin yaşandığı 1970'li yılların sonuna doğru Sovyet Rusya Afganistan'a saldırınca İslam coğrafyasından Afganistan'a müthiş bir mücahit akışı gerçekleşti.
Aslında burada bir şey ortaya apaçık çıkmış oluyordu: İslam'ın en kıymetli amellerinden biri olan cihada olan bağlılık ve şahadet arzusunun Müslümanlarda ne derece güçlü olduğu görülüyordu. Bir İslam beldesi kâfir bir devlet tarafından işgal edildiğinde, küfür güçlerinin o topraklardan defedilmesi için öncelikle o beldedeki Müslümanlar üzerine farz olan cihada sadece Afgan mücahitleri değil, onlarca farklı İslam beldesinden binlerce Müslüman mücahit koşuyordu.
Önce Afganistan, sonra Bosna ve Çeçenistan daha sonra Irak'ta küfür işgaline karşı cihada koşan mücahitlerden oluşan bu grupların kendilerini isnat ettikleri cihadi birlikteliğin ve yapının adıdır el-Kaide...
Afganistan cihadına kadar dağınık farklı grup ve yapılar üzerinde yürüyen bu cihadi birliktelik, organik ve kitlesel bir bağ ile birbirine bağlı olmasa da "el-Kaide" çatısı altında toplanmış oluyordu. Bugün baktığımızda dünyanın herhangi bir yerinde cihad üzere hareket eden irili ufaklı hangi grup varsa bunlar kendilerini el-Kaide'ye isnat ederler ve ona bağlılıklarını açıklarlar.
Önce İslami Devletin kurulması meselesini: Dikkatle incelediğimizde Rasûlullah, İslami Devletin kurulmasına ilişkin delilleri, Mekke'deki Siretinde açıkladığını görüyoruz. Rasûlullah, İslam'a gizli çağırdı, sabırlı müminlerden oluşan kitlesini kurdu. Sonra kitlesini Mekke'de panayırlarda açığa vurdu. Daha sonra da güç ve kuvvet ehlinden nusret/yardım talep etti. Nihayet Allah ona Ensarı gönderdi, o da Medine'ye hicret edip orada devleti kurdu. İşte bunlar, devletin kurulmasına ait delillerdir.
Aynı şekilde şer-i hüküm, İslami davetin Dar-ul İslam olmayan beldelere taşınmasını ve bu beldelerin İslamlaşarak emanının İslam otoritesi altına alınmasını da farz kılıyor. Bunun yolunu ise cihad olarak belirliyor. Bu cihadın yapılması için ise İslami otorite yani İslam Devleti'nin varlığını şart koşuyor. Çünkü bu davet çalışmasını ancak devlet yapabilir.
2010'da ilkin Tunus'ta başlayan ve Arap baharı olarak isimlendirilen İslami kalkışma Mısır, Yemen ve Libya'ya uğradıktan sonra 2011 Mart ayında kendini Suriye topraklarında gösterdi. Suriye'de halk 40 yıllık Baas diktatörlüğüne karşı başkaldırmış ve bu başkaldırı sonrasında rejimin şiddet ve baskısı ile karşılaşmıştı. Tüm dünya, Suriye'de bu baharın tutmayacağını ve kıyam ruhunun söneceğini düşünürken, İslami kıyam en güçlü damarları ile adeta Suriye'de rejime meydan okuyordu.
[1] Mahmut Kar: https://www.kokludegisim.net/110.Sayi/el-kaide--dunu-bugunu-ve-yarini-.html