"Göç Serüveni"
İnsan yaşlandıkça, deneyimi arttıkça, okuma ve tecrübelerden, gezip-görmekten bilgileri arttıkça kendisine güveni artmakta. Hatta bir adım ötesi, içinde bir duygu kıpırdamasıyla kendisini, örnek bildikleriyle kıyaslamakta, onlar kadar olmasa da söyleyeceklerinin olduğuna inanmakta ve bir arayışın, denemenin içine girmektedir. En öncesi herhalde bir şiir yazmakta ve durumuna uygun gördüğü bir türküyü mırıldanmaktadır.
Bu başlangıç noktasından sonra, su bir akarını bulmakta ve kuraklık da olsa saha nemli kalmaktadır. Duygular, heyecanlar, aşk denemeleri, yoğun sevgi, aldatılmışlık, öfke ve hırs bir renklere bürünmekte, sözde, kalemde, telde ve sedada bir renge boyanmaktadır.
Çekilen acılar, ızdıraplar, yokluk hal ve dönemleri, varlık ve refah, çaresizlik ve muktedir olmak her insanın yaşamında vardır. Hep ağlamak veya gülmek olmaz. Zaten böylesi bir durum hastalığa işarettir. Öyle ise hepsi birlikte söze, dile gelecek. Hayat böylece sürecek ve belirtilen dalgalardan birinin içinde nihayet yıldız kayacak, ay kaybolacak, gün batacak ve gelen gidecektir.
Bu yaşam serüveni içinde insanlar, inanç deryasında paklanmakta ve yeniden yaşama direnci kazanmaktadır. İnsanı yaşatan ve dayanıklı kılan "umut"tur. Bu da dinin ve inancın kaynağı. Bir de insanı yanlıştan alıkoyan, onu frenleyen bir his/duygu vardır ki bu da Vicdandır. Bunun değerlerini, kurallarını din ve ahlak belirlemektedir. Yapılan her yanlışın, bugün-yarın bir karşılığının olacağı inancı, insanı kontrolde tutmaktadır. Sonunda bir hesap soran olacaktır ve olmalıdır. Yapılanlar, yapana kar kalmamalıdır. İşte bu da "korku"dur.
Dinin iki kaynağı vardır; umut ve korku. Bu dünya yetmez, bir de öte dünya vardır ve olmalıdır. Burda olan haksızlıkların hesabını, etkilere kapılmadan, hak terazisinde tartacak, kayırma olmadan karar verecek ve uygulayacak bir makam olacaktır. Hak burda tecelli edecektir. Böylece din/inanç iki mekâna hükmedecektir: Dünya ve ahiret.
Bu genel kurallar, dünya insanları içindir. Her toplum, din ve inanç değerleri açısından yaşamı kurallara bağlar ve bunları uygular. İnsan, bu değerler içinde yetişir, olgunlaşır. Sonraki nesilleri buna göre yetiştirir.
İnsanlar farklı kavim, toplum, coğrafya ve yaşama biçim ve değerlerin ürünleridir. Bu nedenle de aralarında fark vardır. Her biri kendi ortamında değerli, saygın ve kutsaldır.
Bu gerçek anlaşıldıktan sonra birbiriyle tanışan/karışan ve bazan savaşan insanlar, anlayış gösterecek ve birlikte yaşamak için hoş görecek ve yeni kurallar koyacaktır. Mekân ve ortam ile imkânlar ve eğitim insanları farklı kılmakta ve bazısını aranır yapmaktadır. Bu insani başarıdır, kabiliyettir. Makul, doğru ve barışık, yararlı olan her zaman ve her yerde aranır olmuştur.
*
Belli bir birikimden sonra insan hünerini sergilemektedir. Normalde her insanın geçimini temin ettiği bir uğraşısı vardır ve buna "meslek" denilmektedir. Bu zorunlu bir haldir ve doğaldır. Bir hâkimin, bir avukatın kanunları bilmesi; bir doktorun hastalıkları ve ilacını bilmesi, bedene müdahale etmesi; bir mühendisin konusuna ait teknik bilgi ve uygulamaları yapması; bir din görevlisinin dua ve ibadet etmesi, bunun gereklerini yerine getirmesi doğaldır. Diğer meslekler için de bu böyledir.
Ama bazı işler vardır ki bunlar şahsın ilgisine ve kabiliyetine tabidir. Bunlara "hobi" denilmektedir. Meslek sahipleri, bir süre sonra mesleki uygulamaları kanıksamakta ve başka alanlara ilgi duymaktadır. Yasal haller dışında, hiçbir meslek bütünüyle bir grubun inhisarında değildir. Başkalarının da bunu öğrenmeleri mümkündür. Bazı teknik bilgiler, sağlık şartları, öğrenmek ve öğretmek, adil davranmak, güzel anlatıp konuşmak, yazılar yazmak, estetik işler yapmak insanları dinlendirmekte, başkalarıyla ortak noktalar oluşturmaktadır.
Hal böyle olunca, olgun yaşa-başa gelmiş adam, kazanımlarını yararlı olur düşüncesiyle anlatmakta ve yazmaktadır.
*
İşte bu noktada dost Remzi Yıldırım[1] yazıyor ve konuşuyor. Daha önce Doğu Masalları kitabını incelemiştim, vesileyle masal konusunu yazmıştım. Bu defa da Göç Serüveni[2] konumuz olacak.
Remzi Yıldırım, özellikle Türkçe bilmeyen ve okullarda öğrenen kesimlerin sözcüsüdür. Hepimiz aynı dönemin insanları olarak aynı sıkıntıları çekmiş ve bu zulümlere maruz kalmışız. Nasrettin Hocanın dediği gibi damdan düşmüşüz, neremizin acıdığını tam da öğrenmişiz.
Bazan görüyorum da bazıları bu inlemeden rahatsız oluyor. "Sesin kesilmesi" isteniyor ve önlem alıyor, gürültü noktasını izole ediyor. Ne garip… Demek insanlık ölmüş. Bir Allahın kulu çıkıp da "yahu ne var bunca inliyorsun, gözyaşı döküyorsun, sebebi nedir?"demiyor. Bu ızdırabın çaresini aramıyor, bulmuyor. Batan tırnak için parmağı, olmazsa ayağı kesmeği öneriyor. El insaf…
Yumuşak söylemeğe gayret ediyoruz ama yapılanlar da yenilir, yutulur gibi değildir. Anadolu insanını bu sert mizacı altında çok yufka bir yüreği vardır. Hemen üzülür ve bağışlar. Bağışlamanın ve barış istemenin bir kemalat olduğunun bilincindedir. Din ve inanç duyguları da bunu teşvik etmektedir.
Yazar öte yandan, tüm Anadolu halkının yaşam ortamını ve sorunları, yanlışları açık bir dille ve cesaretle anlatıyor. Sözü dolandırmadan ilgilisine ulaştırıyor. Amaç, yanlışı önlemek ve olanları düzeltmektir. Yazar, adalet ve barış ortamında birlikte yaşamanın önemine ve gereğine vurgu yapmaktadır.
Osmanlı yönetiminde sorunlar olmakla birlikte, her toplum kendi coğrafyasında, kendi inanç-örf ve adetleri içinde, "itaat" şartıyla devlet müdahalesi olmadan birlikte yaşamaktaydılar.
20.yy başlarından itibaren Osmanlı Devleti yıkılınca ve yeni devlet Türkiye Cumhuriyeti kurulunca toplumda bir çalkalanma/çatışma hak talepleri oldu. Yeni sistem zor ve şiddetle asayiş önceliği ile hükümran oldu. Bu taraflı seçim beraberinde direnişleri getirdi.
Doğu Anadolu, kültürler kapısı ve hazinesi: Burdaki halk; kavim-millet olarak Kürt (Kurmanç-Zaza), Türk, Arap, Asurî, Ermeni (bir zamanlar), Kafkas ve arada Balkan göçmenleriyle; din-inanç temelinde Hıristiyan, Nastori ve Kelhori, Sünni, Alevi, Nakşî-Kadirî-Nursî'lerle birlikte ve barış içindedir. Normal sosyal etkileşimle bu toplumlar arasında bir kültür akışı vardır.
Bu ortamda yetişen bir kişi bunların hepsiyle barışık ve fakat kendi dili-inancı içinde yaşamakta, insani-ticari-resmi ilişkileri sürdürmekte, bunlar arasındaki evliliklerle toplumlar arasında köprüler inşa edilmekte ve günü gelince bu noktalar Sitare rolü oynamaktadır. İnsanlar, diller, inançlar arasında bir rekabet yoktur.
Suyun yönü nasıl engine ise, Doğu toplumunun rengi de Barışa doğrudur. Olan çatışmalar cehaletten, inkâr ve tahriktendir. Yoksa bura insanın kalbi, duyguları coğrafyadan da renkli ve geniştir. Arada kış-boran her yerde olur. Bu da insan deryasının bir dalgasıdır, hırsı çabuk geçer. Bağışı öfkesinden ziyadedir. Rahmeti kahrından fazladır. Sadakatine mihenk bile olmaz, böylesine yücedir. Cömertlik ve kahramanlık bundan hiç geri kalmaz. Yalan söylemek en olumsuz haldir. Yalanı çıkan kişi toplumdan dışlanır ve toplumdan ayrılır.
Bölgenin geçim olanakları sınırlı. Son zamanlardaki çatışmalar, yöre halkını göçe mecbur etti. Binlerce kişi yollara düştü, varını geride bıraktı, gurbet ellerde binbir zorluğun pençesine düştü. İnsana güven çok önemli bir şey. Can ve mal güvenmek, en önemlisi de komşu olup namusunu, çocuğunu güvenmek ve onun komşu ahlakıyla yetiştirmek-yaşlanmak çok önemli bir konudur.
Kırsal kesimin yaşama biçimi artık bitmiştir. Bu dönemin zenginlikleri tükenmiştir. Ancak belli yaşın üzerindeki şahıslar bunu anlatmakta ve yazmaktadırlar. Bu bakımdan Göç Serüveni önemli ve örnek bir kaynaktır.
"Göç Serüveni" kavramı, insanda göç sorununun toplumsal yansımasını, sorunlarını, kayıpları anımsatmakta ve birey ikinci planda kalmaktadır. Bu kavram, daha çok ormanı anımsatır, ağaç ikinci sıradadır. Göçün toplu oluş nedenleri ve sonuçları, ihtilatları konu edilecek diye beklenmektedir. Oysaki Remzi Yıldırım, bu başlık altında kendi "Yaşam Serüvenim ve Ortam"ı anlatmaktadır.
Bu özlü ve ibretli eser, yazımı, üslubu ve konuları itibariyle bir aşureye benzemektedir. İçinde her çeşit nimet var. Birlikte harmanlanmış, özel bir tada ulaşmış, her ürün, nimetin içinde özellikleriyle yer almıştır. Yani bu bir aşuredir, kıymetli ve tatlı. Kitabın içinde genel hatlarıyla Osmanlı Tarihinden Cumhuriyet dönemine geçiş serüveni var. Kurtuluş ve kuruluştaki Tek Parti ve İki Partili Sistemin uygulama örnekleri var. Halk-devlet, vatandaş-jandarma, ağa/bey-Şeyh, imam münasebetleri var. Medrese ve eğitimi, Ermenilerle birlikte yaşam, folklor, örf ve adetler var. Bazı bölümler bir rapor şeklinde yazılmış ve bazı yerler sosyolojik tahlil şeklinde. Hatalar, umutlar, dilekler sıralanmış.
Köylerin yerleşimi, evlerin teknik yapımı ve konumları, evhalkı, aile düzeni ve ilişkileri, akrabalık-dostluk ve hemşerilik anlatılmış. Bölgede okuma olanakları irdelenmiş. Kalabalık aile ve ağır geçim sıkıntıları, her birinin kendi derdine düşmesi ve bir kurtuluş yolu, can simidi araması. Bölgede yaşanan asayiş uygulamaları ve jandarmanın olumsuz-baskıcı tutumu. Köyden Batıya göç serüveni, bekleyişler, sorunlar, ayrılıklar, dağılan aileler, hasta dönenler ve gidip gelmeyenler. Gidenin yeni ortamda yaşadığı sıkıntılar, Türkçe bilmemenin sıkıntıları ve bu dili konuşmanın mecburiyeti can yakmaktadır. Onun için ha gayret. Okul dışında Kürtçe konuşanı ihbar ile onu öğretmene dövdürmek veya tazminata mahkûm etmek. Bizi buna teşvik ettiler. Birer budaktır bunlar, dal bedenlerde. Türklerin arasında dil yetmezliğinden dalga geçilmesi hiç de çekilmiyordu. Lisana hâkim oluncaya kadar çekilenler, kazanılamayanlar ve kaybedilen yıllar, ne hazindir… Ama şimdi bizler, Türkçe konuşuyor, yazıyor, şiir ve türkü söylüyoruz. Zora gelince anadilden söyleyip rahat ediyor, depoyu boşaltıyoruz. Vay anam vay…
Kitapta; Şeyh Said ayaklanmasının arka planı, ırkçı siyasetlerin yürürlüğe konması, laik sistemin din karşıtı eylemleri, Kurmanç ve Zaza toplumsal yapısı, zorla evlendirme-başlık sorunu, doğa koşulları, kışın yolculuk, feodal yapı sorgulanmaktadır. 12 Eylül 1980 darbesi ve uygulamaları, toplumun sağcı-solcu olarak kamplara ayrışması ve toplumda bu nedenle yaşanan çatışmalar-ölümler, devrimci-milliyetçi kavgaları anlatılmaktadır.
İşyerindeki düzensizlik ve haksızlıklar, adam kayırmalar, çeteleşme, haksızlığa direniş ve müdahale ile işten atılma, asker ocağındaki sıkıntılar, usta eratın acemilere olan baskıları ve hemşeri dayanışması, nihayet Kıbrıs'tan getirilmiş kaçak malın yakalanmasıyla yaşanan Hapishane günleri dile getirilmiş.
Yaşam öyküsü, bu anlatımlar içinde birer çeşni olarak kalmaktadır. Göç Serüveni aslında bir sosyal tarih-folklor incelemesidir. Daha iyi bir sınıflandırma ve zenginleştirilerek yazmakla önemli bir kaynak olacaktır.
Yazar, Yaşam Öyküsünü kısmen anlatmaktadır: Doğduğu Köyevini, annesinin vefatını, sevimli-akıllı ve uslu bir çocuk olup sevildiğini ve ileri yaşlarda bu sevgiden mahrum kaldığını bildiriyor. İlkokulu köyde okuyor ve Hanide okuyan abisinin yanında Ortaokula devam ediyor. Bir süre sonra aile Diyarbakır'a göç ediyor. Köy hasretiyle kışın Hani'den Palo'daki terk edilmiş baba-evine bir yolculuk yapıyor. Katıldığı kafile onu aldatıyor ve Dicle kenarında tekbaşına bırakıyor. Ancak yukarı doğru giderse bir Mezraya varacağını söylüyorlar. "Yürüyen Çocuk"(yazar), nihayet dereyi geçiyor ve köye varıyor. Burda çok insani bir ilgi görüyor ve unutamıyor, saygıyla anıyor.
Yürüyen Çocuk, babasına varıyor durumunu açıyor, yokluk içinde okumak imkânsız. Nihayet bir biletle Diyarbakır'dan binip Adana'da otobüsten iniyor. Dinlediği öykülerden, bir yere varmak istiyor. İşte burası anlı-şanlı Kale Kapısı.
Hemşerilik tertibinden birileriyle tanışıyor ve kendisine bir iş bulunuyor. Bir "ağanın hergelesi" olacak. Ağanın davarının bakımını, ev işlerini görecek, hanıma yardım edecek ve davarı otlatacak. Bu zor ve kısır bir iş.
Ağa ile konuşup ayrılıyor ve yine "amale simsarı"na gidiyor. Bir çay ocağında garsonluk, bir lokantada bulaşık yıkama ve derken bir düğün salonunda işçilik. Buraya yazın, bahçeye üniversite öğrencileri gelmekte onların konuşması ilgisini çekmektedir. Türkçeyi daha iyi öğrendikçe konuşmaları anlıyor ve kabul edemiyor. Devrimci-milliyetçi, Atatürkçü, muhafazakâr, din var-yok, Allah münakaşaları derken şekilleniyor.
Bir öğrencinin kendisine veli olmasıyla Ortaokula yazılıyor ve bitiriyor. Sonra Ticaret Lisesine kayıt oluyor ve bitiriyor. Tarih dersinde uyuyor, Türkçe konuşmasına herkes gülüyor. Durumu aynı acıları yaşamış bir öğretmenine açıyor. Çalışıp okuduğunu ve kahvehane masalarını çatarak üzerinde uyuduğunu, hep yorgun kaldığını, rahata erince de uyumuş olduğunu anlatıyor. Öğretmen anlayış gösterip kendisini himaye ediyor. Ve yazar minnettar olarak bunu yad ediyor.
Ama o azminden bir şey kaybetmiyor ve daha da hırslanıp dile hâkim olunca başarılı oluyor. Okulda bir kavga oluyor, aracı olmak isterken hedef oluyor, birisni yaralayıp düşürüyor ve sonra bunlar, intikam için yatmakta olduğu kahvehaneden dışarı çağırarak kendisini öldürmek istiyorlar. Kahvenin bir müşterisinin müdahalesi ile kurtuluyor.
Yazar, Adana Ağalarını yapısal olarak derecelendirmekte ve ağalık uygulamasını, tutma ve marabayı, yevmiyeciyi, dayıbaşını anlatmaktadır. Artık şehri tanımıştır, Liseyi bitirmiştir, herşeyden evlası Türkçeyi kavramıştır ve iş aramaktadır. Bilgiye dayalı sınavları kazanıyor ve fakat dayıya dayalı görüşmeyi kaybediyor. Nasihat ediliyor: "Kimsenin işine karışma, sessiz ve sakin ol. Dayın olmadan olmaz".Hayatı öğreniyor. Ama kabına sığmıyor, haksızlığa direniyor ve işten çıkarılıyor.
İşyerindeki geyiklemelerden, kendisine ilgi duyan kızlara hediye alıyor. İstanbul tatilinde akrabalarından erişkin bir kız görüyor ve onunla evlenmek istiyor. İstanbul'da evlilik ve askerlik sonrasında yeniden Adana'ya dönüş.
Göç Serüveni, tamamlanmamış bir yaşam öyküsüdür. Bunun devamının geleceğini umuyor ve bekliyoruz. Yeni düzenleme içinde bu çalışmaların bir kaynak oluşturacağına inanıyoruz.
[1] Remzi Yıldırım: (1956, Palo/Elazığ),Ticaret Lisesi mezunu. İlkeli Hayat, Yaşama Sevinci, Doğu Masalları nesir-telif eserlerin yazarı. Aktif ve güzel bir Kültür ve Barış insanı. Adana'da yaşıyor.
[2] Göç Serüveni-Remzi Yıldırım: Özel Basım, Adana Ekrem Mat.2015, 132 s, 7 Başlık altında, renkli desenli karton kapak, 14x20 cm.