"PKK’nın ezilmesi, iç savaş bölünme, askeri müdahale"
Prof.Dr.Ümit Özdağ (stratejist, 25-26.Dönem MHP Milletvekili)[2], "PKK’nın ezilmesi, iç savaş bölünme, askeri müdahale" başlıklı makalesinde, PKK'nın Suriye'deki direnmesinin sonuçlarını, Türkiye'de kentsavaşı hedeflediğini belirterek " PKK, 1984’ten beri devam eden terör sürecini, yerleşim bölgelerinde başlatacağı silahlı ayaklanmalar ile yeni bir aşamaya taşıma çalışmalarına başlamıştır" demektedir.
Ümit Özdağ; ilginç, kapsamlı, çatışmalı bir süreç-strateji önermektedir: "Bu politika yaşama geçmese dahi, kısmen gerçekleştirilmesi, AKP’yi Türkiye ve AKP için yaşamsal bir tercihin önüne koyacaktır. AKP Hükümeti ya geri adım atacak ve Türkiye’nin bir bölümünde Kürdistan'ın federe devlet olarak kurulmasına izin verecek ya da PKK ile süren müzakereleri keserek, PKK’yı ezmek için ağır isyan bastırma programını uygulamaya koyacaktır.
"AKP eğer, PKK karşısında geri adım atar ve federal devlet mekanizmasını kabul eder ise PKK ayaklanması duracaktır. Federal devlet modeline geçiş, PKK’nın Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu’sunu devralması, Öcalan’ın İmralı’dan çıkması ve galip bir lider olarak Diyarbakır’a dönmesi, Kandil kadrolarının Türkiye “Kürdistan’ına” dönmeleri, dağdan inen PKK’lılara iş vs.. kredisi adı altında PKK’ya örtülü savaş tazminatı ödenmesi, Türkiye’nin geri kalan bölümünü ya da Türkiye’den geriye kalanı çok sert bir şekilde sarsacaktır.
"Bu iç savaşa dışarıdan müdahale olmaması durumunda çok büyük acı ve kan kaybından sonra Türkiye’nin bütünlüğü sağlanabilir. Ancak Batı’nın bu iç savaşta Türkiye ile PKK’yı baş başa bırakmayacağı kesindir.
Özdağ, yazısında klasik devlet egemenlik hakkındaki değişikliğe işaret ile uyarmaktadır. Bilindiği gibi, devlet sınırları içerisinde güç/zor kullanma tekeline sahiptir, bunun şiddeti insafına kalmıştır. Amerikan Deniz Kuvvetleri Akademisinden Nikolas K. Gvasdev'in National Interest dergisinde çıkan yazısı anımsatarak Uluslar arası ilişkilerde yeni devreye girmiş insani "Koruma Hakkı"ndan bahsetmektedir. Buna göre 1933 yılında yapılan Montevideo Anlaşmasına göre, devlet otoritesini red edenlere karşı kuvvet kullanma hakkı sınırlanmıştır.
"Nikolas K. Gvasdev, Suriye Normu’nun kısa bir süre içinde Türkiye’de PKK’ya, Kolombiya’da FARC’a, Filipinler’de komünist ve İslamcı asilere karşı uygulanan isyan bastırma uygulamalarının sorgulanmasını beraberinde getireceğini ileri sürmüştür. Gvasdev’e göre bunun sonucu, devletlerin topraklarının bir bölümünde egemenliklerinin sınırlanması olacaktır. Üstelik bu konuda; Güney Kafkasya’da üç egemen devletin yanında, üç uluslararası sistem tarafından tanınmayan devletçiğin (Dağlık Karabağ, Abhazya, Güney Osetya) birlikte yaşaması bunun olabilirliğini göstermektedir. Özetle, Türkiye’ye müdahalenin zihinsel hazırlığının yapıldığını düşünebiliriz".
"İç savaş tehlikesinin doğduğu ve sivil iradenin iç savaşı durdurmada yetersiz kaldığı durumda Türkiye’nin önüne çıkabilecek diğer seçenek, askeri müdahale seçeneğidir. “Artık asker müdahale yapmaz” gibi şablon ve gerçeklerden kopuk söylemleri bir tarafa bırakır isek yapılması gereken tespit askeri müdahaleleri askerlerin öznel arzularının değil, objektif şartların yaptığı/yaptırdığıdır".
Türkiye’de gerçekleşecek bir askeri darbe, PKK’ya “özgürlük savaşçısı” olma şansı verecektir. Ancak şartlar bölünmeyi ve iç çatışmayı durdurmak için başka bir yola izin vermezse Türkiye, bütünlüğünü sağlamak için son şansını bu şekilde kullanmak zorunda kalabilir.
"Sonuç olarak…1990’lı yıllara dönmek isteyen Türkiye değil, PKK’dır. Eğer 1990’lı yıllara dönmemek için Türkiye’nin parçalanmasına gidecek bir kapı açılacak ise 1990’lı yıllara dönmek ve sonunda Murat Karayılan ve Cemil Bayık’ı İmralı’da Öcalan’ın yanına koyacak önlemleri almak çok daha tercih edilir bir seçenektir".
Nefes kesen bir senaryo… Demokratikleşme yok; şiddet, kan, gözyaşı, imha, darbe var, sonunda olursa eğer Pirus zaferi(!).
*
Türkiye büyük düşünmeli
Doç.Dr. Abdullah Kıran[3], "Türkiye büyük düşünmeli ve tam da zamanı" demektedir. Ortadoğu ve Kürt Dili Uzmanı olan Abdullah Kıran, tarihi kökenlerini de hatırlatarak Irak/Musul Sorununu incelemekte ve bunun Türkiye'nin kuruluş dönemindeki siyasetine değinmektedir. Uzun yazısında önemli noktalara vurgu yapmakta ve ataletten kurtulup nihayet aktif bir dış siyaset uygulama zamanının geldiğine işaret etmektedir. Kısa alıntılarla konu özetlenmektedir:
"İngiltere Mondros Mütarekesi’nin 7. maddesini esas alarak zengin petrol yataklarına sahip olan Musul ve çevresini 15 Kasım 1918’de işgal etmişti. Ancak Sevr Antlaşması’nın 64. maddesine göre ise Musul, kurulması öngörülen Kürdistan devleti sınırları içinde yer alıyordu.
"Mustafa Kemal, Millet Meclisi’nin açılışının ardından, 1 Mayıs 1920’de yaptığı açıklamada devletin güney sınırları konusunda şöyle diyordu: “Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricasiyla bir iki noktayı arz etmek isterim: Burada maksut olan ve Meclisi asliyi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürt değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslamiyedir, samimi bir mecmuadır... [H]udud-u millimiz İskenderun’un cenubundan geçer, şarka doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü ihtiva eder. İşte hudud-u millimiz budur dedik.”
"Lozan görüşmelerinde Lord Curzon “Musul bölgesinin çoğunluğunun Kürt olduğu” ve bu nedenle Türkiye’ye verilmemesi gerektiğini dile getirince, Rauf Bey kendisine Meclis’te(Ankara) şöyle karşılık verecektir: “Lord Curzon, Musul bölgesinin çoğunluğunun Kürt olduğunu söylüyor. Zaten biz de onun için Musul’u istiyoruz. Burası Arap yurdudur dese idi, tartışma olabilirdi. Fakat çoğunluğu hangisinde olursa olsun Türk ve Kürt vatanı olduğunu söylediğine göre bize verilmesi gerekir.”
“Kemalistler “kuruluş” döneminde, Misak-ı Millî düşüncesini Türk ve Kürt halklarının üzeninde yaşadıkları topraklara dayandırmakla, çok haklı ve yerinde bir siyaset izlediler. Ancak Lozan’dan sonraki süreçte Kürtler inkâr edilip, Türkiye sınırları dâhilinde yaşayanlar müstakbel Türk olarak idrak edilince, Türkiye sınırlarına dâhil edilmemiş Kürt topraklarının Araplaştırılması ve Farslaştırılması “eski” Türkiye’nin de işine geldi. Kürtler de, tarihî bir Kürt yerleşimi olan Musul’u, yoğun Arap nüfusu ve yerleşimi nedeniyle Araplara terk etmek durumunda kaldı. Mervanî Kürt devletinin kurucusu Bad bin Dostik’in daha 10. yüzyılda Musul’da Araplar tarafından öldürüldüğünü unutmayalım.
"Ortadoğu’da harita yeniden çizilecek. Kanımca Irak Başbakanı Abadi’nin bu tepkisi, Türkiye’nin Ortadoğu politikasını bir kez daha gözden geçirmesi için önemli bir fırsat sunmakta. Belli ki Suriye ve Irak Sünnileri bir devlet çatısı altında birleşecek. Benzer şekilde, Suriye’deki Nusayri Araplar da ayrı bir devlet olacak. Irak ve Suriye Kürtlerinin de birleşik bir devlet kurması uzak bir ihtimal değil.
“Suriye ve Irak arasında kurulacak devletin hamisi ve sahipleri, Irak ve diğer Arap devletleri olacak. Suriye’deki Nusayri devletinin hamisi ve sahibinin İran olacağı çoktan beri aşikâr. Türkiye kolları sıvayıp Kürdistan’a ebelik edemez mi? Türkiye açısından, şimdi büyük düşünmenin tam zamanı…. Sykes-Picot öldü; varsın Türkiye’nin ebeliğinde bir Sünni-istan ve Kürdistan da doğsun".