Güneydoğudan “Abluka” altında gelen mektuplar
Yazar Melahat Karataş[3] Güneydoğu’da neler oluyor (1-3) başlığı altında üç bölüm halinde, bölgeden bir gazeteci ile yaptığı telefon görüşmesini ve bir öğretmenin mektubunu yayınladı. Ekleyecek bir şey bırakmayan ve kısmen uzunca olan bu yazı/mektuptan alıntılarla bölgeyi ve durumu kavramak yararlı olacaktır. Kafaların gönüllerin aydınlanma zamanıdır.
Sonra geç olur. Bakın nasıl:
M.Karataş, konuyu ayrıntılı ve çözüm arayan bir yaklaşımla, olanlara üzülerek ve empati yaparak gündemi, gelişmeleri değerlendirmekte ve devam etmektedir:
“Aylardır gözümüz kulağımız Güneydoğu’da. Aynı ülke içinde savaşa girmiş iki ülke gibiyiz. İnsanlar doğduğu, büyüdüğü, yaşlandığı, hatta sevdiklerini gömdüğü mezarları bırakarak göçe zorlandı.
Devlet, memurlarını bürokratlarını geri çekince, şehre ölüm havası yayıldı.
Yetmezmiş gibi en iyi keskin nişancıları dik, “sokağa çıkma yasağı” hazır başlamışken, uçan kuşu dahi indir.
Efendim terörle mücadele!
Seçim öncesi “Barış” diyen hükümet, ne değişti de şimdi “Savaş” diyor. Yüzlerce PKK’lı iki günde mi Şırnak’a, Diyarbakır'a, Mardin’e girdi?”
“Sokağa çıkma yasağı olduğu için, günlerce cenazelerle aynı evlerde kalıyorlar.
Anne babalarının cenazelerinin başucunda, uyansın diye bekleyen çocuklar…
Sokakta misket yerine, boş mermi kovanlarıyla oynayan çocuklar.
Kürtler ve Türkler diye ikiye ayrılıp, düşman oyunları oynayan çocuklar.
Eğitim hakları ellerinden çalınan çocuklar.
Terör her yerde terördür. Hepimiz şiddetle, lanetle kınıyoruz.”
Bizler yalnızca medyadan alıyoruz haberleri. Ancak doğruluk payı nedir, gerçeklilik payı nedir, bilemiyoruz. Bize yansıtıldığı kadarıyla, bilmemiz gerektiği kadarıyla biliyoruz. Tabi ne kadar doğru, ne kadar yanlış orası da muamma?”
Melahat Karataş, “bir sonraki yazımda Mardin Nusaybin’de olayları birebir yaşayan, olaylara an be an canlı tanık olan gazeteci bir ağabeyimle yaptığım telefon görüşmemizi kaleme alacağım” demektedir.
İşte o görüşmeden pasajlar:
“Öncelikle şunu belirtmek isterim ki burada yaşananları anlatmam imkânsız. Hiçbir söz, hiçbir kelime yaşadıklarımızı anlatmaya yetmez. Acımız derinden. Bizler yıllarca bu topraklarda barış içinde ve kardeşçe yaşadık. Bu gün yaşanan olaylar utanç verici. Burada hayat durdu, ateş çemberinin ortasındayız. Yanan ateşler, patlayan silahlar, tanklar, askerler hepsi gerçek, bir film seti değil. Burada gerçekten masum insanlar, kadınlar, çocuklar ölüyor.
“Bizler şuan kime karşı korunacağımızı bilmediğimiz bir savaşın içindeyiz. Eğitim yok, sağlık hizmeti yok, ulaşım yok, iş yok, elektrik su yok. Evlerde cenazelerimiz kokuyor, mezarlığa gidemiyoruz. Balkona dama dahi çıkınca ateş açılıyor. Adeta ev hapsindeyiz. Hamile kadınlar düşük yapıyor patlama seslerinden. Diyaliz hastaları, tansiyon hastaları ölüme terk edildi. Ne acıdır ki bunları bize kendi devletimiz yaşatıyor. Şu an 7 ilçemizde jet uçağı hariç, a dan z ye kadar bütün savaş araçları şehrin sosyal alanlarına ve bütün şehirde yaşayan halka karşı kullanılıyor. Hükümet ve yandaş medya 7 ilçede savaş değil de çatışma var diyor. Çatışma nedir, savaş nedir önce bunu ayırt edelim. Biz Kürtler olarak burada savaşın içindeyiz. Her geçen gün yapılan zulüm ve şiddet artmakta. Çözülmeyecek hiçbir şey yok, ateşle ateş sönmez. Bütün şehri topla tüfekle yok etmek Kürt düşmanlığı değil de ne? Bu gün ülkemize karşı bir savaş açılsa biz seyir mi edeceğiz? Elbette hayır, kanımızın son damlasına kadar bizler de düşmanla mücadele edeceğiz. Oysa şu an biz kendimizi, kendi devletimize karşı korumaya çalışıyoruz.
“Sevgili kardeşim, sen nasıl milliyetçiyim diye siyasi görüşünü açıkça söylüyorsan, bizlerde kendi görüşümüzü söylemek istiyoruz. O zaman tek bir parti olsun bu ülkede! Diğer partiler kapatılsın. Neden bizim siyasi görüşümüze bu kadar tepki ve dayatma var?
Melahat Karataş diyor ki,” yazı dizimde yine, Güney doğudan(Cizre) bir öğretmenin mektubuyla buluşturacağım.”Mektuptan satırlar:
“Bakanlığın “kaçın, kurtarın kendinizi.” Mesajına rağmen şehri terk etmeyen öğretmenlerden biriyim. Ama hayır bir kahraman değilim. İstemeyerek kaldım. Kışın ortasında çocuklarımı kaçırabileceğim bir yer olsa, bir an bile düşünmezdim.
Osmanlı’dan bu yana en büyük kuşatma. İki aydır her gün, her an bunu bekliyorduk. Bütün şehir kendini en kötüye hazırlamıştı. Fakat en kötümserlerimiz bile bu kadarını tahmin etmiyordu.
Tipik bir işgal bölgesi gibi burada da zaten yoğun olan polis, özel harekatçı, asker, köy korucusuna ek olarak 10 bin özel eğitimli polis ve asker yığıldı. Bu kadar askerin şehre konuşlanması bile günler sürdü. Akabinde tıpkı daha önce Suriye’ye gidenlere benzeyen sayısız silah dolu tırla doldu. Tek tek okullar ve yurtlar bir bahaneyle boşaltılıyor, korku, kaygı ve şüpheler artıyordu
“Yazacak onlarca hikâye var burada. Ama her patlayan bombada iki oğlum bana sarılmak istiyor, onları daha fazla bekletemem.
Bizleri bu cehenneme terk etmeyin!”
Mektup burda bitiyor ve yazar son cümlesini yazıyor:” Sanırım sözün bittiği yerdeyiz.”
Melahat Karataş’ın, sevgi ve empati dolu yüreğini, sorumlu entelektüel bilincini, maharetli kalemini, çözüm öneren davranışını, gerçeğe olan sevgi ve katkısını, birlikte yaşamanın gereğini vurgulayan inancını, doğruya varmak için eleştirilerini, umut ve dileklerini taktir ile paylaşmak mutlu kılacaktır.
*
Nuray Mert[4]: “Kürtlere borcumuz, kendimize saygımız”
Akademisyen, yazar Nuray Mert, bir entelektüel olarak, Doğudaki uygulamalara, operasyonlara karşı çıkmakta ve hak isteklerine karşı duyarlı olmağa bunun onurumuz olduğuna dikkat çekmektedir. Sadece devlet için ve onun doğrultusunda değil de sosyal gerçek açısından bakınca Nuray Mert haklı olmaktadır. Barış ve müzakere ortamında soruna çözümü istemektedir:
“Ülkemizin bir yanında savaş yaşanırken, keşke en azından yüksek sesle feryat edebilseydik. Unutmayalım, barış umudunun tek teminatı insanlığın galabe gelmesidir. “Ülkeyi kurtarmak” adına insanlığımızdan vazgeçeceğimize, insanlığımızdan vazgeçmemekte ısrar etseydik, ülke zaten kurtulurdu belalardan.
“Tüm bunlar, Kürt şehirlerini hendek açarak teslim almaya, özyönetim kurmaya karar veren örgütün eseri mi? “Haklı olan biziz, akıllı, mantıklı, meşru olan biziz, suçlu olan onlar” öyle mi? Hepsi bu mu? Yok mu başka sorumlu? Sıkıyorsa, başka sorumlular arayın. Olanlara isyan edin, biliyoruz ki hemen suçlular sınıfına yazacaklar. O nedenle mi bunca sessizlik? “Yeteeer, operasyon değil, müzakere; savaş değil, barış istiyoruz” diye haykıramadıktan, “gereği ne ise yapın, madem o kadar kudretlisiniz, bu işin ölmek/öldürmek dışında bir çıkış yolunu bulun!” diye bağıramadıktan sonra, kendimizi hâlâ insan yerine koyup yaşamaya devam etmek mümkün mü? Tam da Kürtlere borcumuz ile kendimize saygımızın kesiştiği yerdeyiz”.