Bazen kitap yahut bir ansiklopedi de anlatılamayacak kadar uzun uzadı meseleleri ‘az laftan çok anlayın’ gibisinden kısa bir hikâye yâda kıssadan hisse ile gayet anlaşılır şekilde anlatırız.
İşte onlardan bir tanesi:
Evin minik faresi, duvardaki çatlaktan bakarken çiftçi ve eşinin mutfakta bir paketi açtıklarını gördü. Kendi kendine:’İçinde hangi yitecek var acaba?’diye düşündü. Bir süre sonra gördüğü paketin bir fare kapanı olduğunu gördüğünde yıkılmıştı…
Evde bir fare kapanı var, evde bir fare kapanı var!" diye bağırarak telaşla deliğinden bahçeye fırladı…
Minik fareyi telaş içinde gören tavuk, umursamaz ve bilgiç bir tavırla başını kaldırdı ve gıdakladı: "Zavallı farecik... Bu senin sorunun, benim değil. Bana bir zararı olamaz küçücük bir kapanın" dedi.
Tavuktan destek bulamayan farecik bu sefer telaşla koyunun yanına koştu ve "Evde bir fare kapanı var, diye adeta çırpındı. Koyun anlayışla karşıladı lakin: "Çok üzgünüm fare kardeş ama dua etmekten başka yapacağım bir şey yok. Dualarımda olacağından emin ol" dedi.
Minik fare çaresizlik içinde ineğe döndü ve "Evde bir fare kapanı var, evde bir fare kapanı var!" dedi. İnek; "Bak fare kardeş, senin için üzgünüm ama beni ilgilendirmiyor" dedi.
Sonunda farecik, başı önde umutsuz şekilde eve döndü. Çiftçinin fare tuzağı ile bir gün tek başına karşılaşmak zorunda olduğunu anladı...
O gece evin içinde sanki ölüm sessizliği vardı. Minik farecik aç ve susuzdu. Tam yorgunluktan gözleri kapanacaktı ki, birden bir ses duyuldu. Gecenin sessizliğini bölen gürültü, fare kapanından geliyordu.
Çiftçinin karısı, ne yakalandığını görmek için yatağından fırladı ve mutfağa koştu. Karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunun kısıldığını fark edememişti. Kuyruğu kapana kısılan yılanın canı yanıyordu ve aniden çiftçinin karısını ısırdı…
Çiftçi, karısını apar topar doktora götürdü. Doktor zehri temizledi, sardı. Çiftçi karısını eve getirdi, yatırdı. Karısının ateşi yükseldi. Bir türlü düşürmek mümkün olmadı. Kadıncağız ateş ve ter içinde kıvranıp durdu.
Çiftçi böyle durumlarda taze tavuk suyunun iyi geleceğini bildiğinden, bıçağını alıp bahçeye koştu. Karısı taze tavuk suyu çorbasını içti, biraz kendine geldi.
Karısının hastalığını duyan konu komşu, hısım akraba ziyarete geldiler. Onlara ikram etmek için çiftçi koyunu kesmek zorunda kaldı.
Çiftçinin karısı gittikçe kötüye gidiyordu. Yılan, belli ki çok zehirliydi. Birkaç gün sonra çiftçinin karısı iyileşemedi ve öldü. Cenazesine çok sayıda kişi geldi. Gelen gideni ağırlamak zorlaşınca, ineği de savacak kişi kalmadığından yeterli et sağlamak amacıyla çiftçi ineği mezbahaya yolladı...
Fare tüm bu olanları büyük bir üzüntü ve ibretle duvardaki deliğinden izledi.
Hülasa:
İçinde boğuştuğumuz ve kısır döngü haline gelen ‘askeri rejimin hediyesi Cunta Anayasa’sı’ değişikliği meselesi yalnızca Ak Parti’nin değil tüm Türkiye’nin meselesidir ki, konuyu yalnızca Ak Parti denkleminde yorumlamak çok sığ yorum ve müktesebat birikimsizliğidir…
Varlıklarını antidemokratik sisteme bağlı olarak sürdüren tüm ülkelerde, dünden geçinen tüm ‘vesayetçi - oligarşik - statükocular’ bugün ki mevcut anayasa değişikliği değil, inovasyon içeren tüm değişikliğe karşı çıkanlardır…
Unutulmamalıdır ki, Menderes, gayri ahlaki/dinci/yolsuzluk vs gibi nedenlerden ötürü değil milletin özgür iradesini statükodan daha fazla önemsediği için idam edildi…
Evet, yepyeni bir Anayasa hele de Parlamentoda temsil edilen partilerin müzakereleriyle oluşturulacak ‘toplumsal akit’ bizim oranın deyimiyle ‘tadından yenmez’…
Bu minvalde, ‘Türk demokrasisinin’ boynunda ki urganı çıkarmak tüm partilerin boynunun borcudur. Sistem en azından bundan sonra yoluna koyulsun, saydamlaşsın ve demokrasimiz güçlenerek, millet iradesinin tecelli etmesinin yolları aransın, aralansın... Yoksa bu anayasa ile demokrasi olmaz olamaz…
Sevgi Saygı Dua İle…