Bir fincan sohbet ve umut

Dr. Ömer ULUÇAY

09 Ocak 2016 Cumartesi 06:00

Şu gönül ne garip bir varlıktır, insanı insan yapan cevher. Toru-topu yarım kilo gelmez kemiksiz, içi boş ve boşluğunda hayatı barındıran, bedeni döndüren varlık. Kafada akıl olmasa olur da, kafeste kalb olmasa olmaz. Şair diyor, “hep genç kalırsın ve hiç ihtiyar olmazsın ey gönül”. Sonra dönüp tekrarlıyor” ölüm olaydı da şu ihtiyarlık olmasaydı”. Beden, kalbin ve içindeki gönlün isteklerine erişemiyor.a

“Bedende kafes, kafeste kalb, kalbde sır, sırda hafa vardır. İşte sen ordasın sevgili”. Böyledir işte aşk hali, sevdiğini saklar varlık noktasında, O’nun nazından can çekişir ama incinmez. Ah bir de bu sevda olmasaydı. Ama hayat neye yarardı? Ye-iç, kalk-yat, geç-git. Sevdasız yaratık. Olmaz elbet. Sevgidir en yüce varlık, yani Habib. İşte İlahın bir adıdır sevda. İnsana intikal etti ve dillerdedir Habib-i Kibriya.

Kimi zahirde ve şehvette kalır, kimi batında ve rahmette. Zahiri bilmeyen ve cevizin kabuğunu kırmayan ne bilsin cevahiri ve özün nimetini? Mevlanaya gelmişti bir er, mürit olmak isterdi. Mevlana sordu: “Civanım, yavrum sen âşık oldun mu?” Genç mahcup oldu, “yok efendim” dedi. Mevlana üsteledi; “dağ bayır, yol yolak, kuş-bülbül-ceylan ve de bir insan sevmedin mi?” cevap verdi, “Yok efendim” dedi. Mevlana “öyle ise sana vazife, önce âşık ol, sonra bana gel. Yardan ayrılmanın acısı otursun yüreğine, öyle gel. Öyle gel ki ben inlediğimde sen ağlar olasın. Sonra da benim sözümü anlayasın”. Yıllar sonra civan geldi ve mürid oldu. İşte böyle.”Şeker deyip şap yalayan ne bilsin balın kadrini?”

*

Şair, yazar, eğitimci, araştıran dost Durmuş Ali Özkale’nin bağında güller açmış, varalım da derelim hele. Kendisinin şiirlerini ve araştırmalarını okumuş ve değerlendirmiştim. Şair, şimdiye kadar 16 şiir, 5 araştırma/inceleme, 2 roman kitaplarını yayınladı. Şiirlerine ödüller verildi. Bölgesel ve ulusal dergilerde yayınladı, antolojilerde yer aldı. Müzik ile uğraşıyor, eserler üretiyor, dersler veriyor. Dernek Başkanlığı yapıyor, dergiler çıkarıyor. Demem o ki aktif bir insan, entelektüel. Aslında Fransızca öğretmeni, ama o bir Türkçe emekçisi.

Yaş kemale erince, deneyimler birikince ve nesil değişince, söylenecekler kıymet kazanıyor. Yaşananlar nasihate dönüşüyor. Uzun yöneticilik döneminden ve liselerde öğretmenlik nedeniyle olanları ve gelenleri tanıyor, gidişatın yönünü tahmin ediyor. Arada boşluklar görünce, bunları yaşam örnekleriyle doldurmak istiyor. Bu nedenle de şiirler,  öyküler ve romanlar yazıyor.

1- “Bir Fincan Sohbet” (Öyküler, 2014, Adana, 208 s, 13 anı) zevkle okunan ve her insandan kesitler içeren bir anlatı. Aslında her anlatı bir öykülemedir. Ama burda anlatılanlar birer örnek anılardır. Olayların seyri, süreci aktarılmış. Genişçe kişilik ve çevre, durum tahlilleri yerine özlü, yalın bir anlatım tercih edilmiş. Aslında bu tarz, konulara uygun düşmüş. Modern insanın sosyal davranışları, çapkınlıkları, fırsatlar, örnek davranışlar aktarılmış.

Tayyare, bir köylü çocuğun Almanya seyahatini ve tanık olduğu yeni teknik vasıtaları, bunlara karşı reaksiyonunu dile getirir. Bir fincan sohbet, bir ayrılığın başka bir kişide vuslata, fırsata dönüşmesini anlatır.

Özkale, öğretmenin yaşam koşullarını, öğrenci davranışlarını, yokluk nedeniyle gelişen sıkıntıları ve uyumsuzlukları örnekliyor. Yaramaz çocuk’u topluma kazandırıyor. Avrupalı Olmak bir başkadır. Bir bayan kitap yazmış, yazar düzeltmeler yapıyor ve arada etkili bir ilişki doğuyor. Zaman zaman olan görüşmeler, kahramanda unutulmaz anılar bırakıyor.

Yazar, katıldığı kitap fuarlarında/tezgâhta başka arkadaşların bir işportacı gibi davrandıklarına değiniyor, sitem ediyor. Bir öğrenci velisinin davetiyle gittiği bir okulda öğretmenle tanışıyor, derste şiirlerini okuyor, öğrencilere kitaplarını hediye ediyor ve ayrı kaldığı okul anılarına dönüp mutluluğunu paylaşıyor.

*

2- “Umudun Gözbebekleri” (Şiir, Adana, 2014, 140 s, 98 şiir) ne menem şeydir acaba? Şair DA. Özkale, daha önceki şiirlerinde de hep maddi-cismani sevgiyi anlatıyordu. Sonra bir ara aşk-ı hakiki yazdı. Derin bilgisi ile tasavvufun derinliklerine daldı. Ama bu kitaptaki şiirlerle tekrar suyüzüne çıkmış. Demek balina nefes almak istemiş.

Şair Özkale, şiirlerinde farklı imgeler kullanıyor. Her çiçeğin rengi kendine göre. Zamansız açılanlar ve solanlar da var. Ama her birinin rayihası bir başka. Özkale bu şiirlerde sohbet, sitem etmekte, yakarma ve ayrılık, gül, kelebek, çiçek, samyeli, mevsim, doğa demekte; hercai sevgiliye seslenmekte ve bivefa yara seslenerek anıları yâd etmektedir.

Bu kitaptaki şiirler, hece vezinli-Fedai mahlasla ve serbest şiir olarak yazılmış.

Deneyimli şair, sevgiliye süblimasyonu bilir, daha olmazsa öğretir: “bala rengini veren gözlerin, gelsin gözlerime. İçkin ırmak olup aksın içimdeki denize. Evim yokluk harmanı. Vuslat bandıralı gemiler, limanıma demirleyecek. Vefası mahşere kalan sevgikli. Kapanmış aşk yaramı bir daha kaşıma. Son durakta inmeliyim sevda treninden cennetlerine. Bahar sen, yeşil sen, dal sen. Ezgi, mızrap, tel sen. Liman, rıhtım, göl sen. Arı benim çiçek de sen. Vefasıza kul eyledi. Anladım ki hepsi bir hülya, bir ömür bir veda imiş.”

Adına Durmuş denmiş Özkale’nin. Görülüyor ki hiç durmamış. Görelim hele daha neler gelecek, hangi çiçekler açacak? Selam olsun.

http://www.adanamedya.com/ sitesinden 09.08.2016 tarihinde yazdırılmıştır.