İslam dünyasının son yüzyılda yaşadığı fikri ve siyasi mağlubiyetler ve bunun neticesinde oluşan yenilgi ve bu yenilginin oluşturduğu psikoloji, bir kısım entelektüel çevrelerde İslam kültürüne ve bu kültürün kaynaklarına yönelik oluşturdukları yaklaşımlarda ciddi kırılmalar oluşturdu. Bu kırılmanın en temel yansıması bu entelektüel çevrelerin, Batının modern değerleriyle, İslam'ı ve Müslümanları uzlaştırma çabası içinde olmalarıdır. Yani yaptıkları tartışma, ilmi bir kaynak tartışması değildi, yapmak istedikleri modern dünyanın şartlarına ve kabullerine elverişli bir İslam ve Müslüman portresi oluşturmaktı. Çünkü yenildiklerini düşünüyorlar ve yenilginin kaynağı olarak kendilerine gösterilen noktayı revize etmek istiyorlardı.
İşte böyle bir saik ve düşünce yapısıyla harekete geçen bu entelektüel çevreler içerisinde hadis ve sünnet inkârcılığı, bir akım olarak ortaya çıktı. Bu akımın temel özelliği Kur’an-ı Kerim’i kendileri için tek kaynak olarak belirlemeleridir. Bu akımın içerisinde yetişmiş veya bir yönüyle tesiri altında kalmış insanların genel karakteristiklerine baktığımızda İslam’ın doğru bir şekilde anlaşılıp yaşanması konusunda fazlaca kaygılarının olmadığını söylesem sanırım fazlaca abartmış olmam. Peki, o çevreleri hararetli bir şekilde bu ve benzeri fikirlerin savunmaya iten muharrik ne olabilir diye düşündüğümüzde karşımıza şu gerçek çıkıyor. “Hadis ve sünnetten koparılmış bir Kur’an’a, tüm modern ve güncel fikirleri yani “batıl” fikirleri onaylatabiliriz.”. Yani maksat, bütün bir İslam kültürüne cephe alarak Kur'an'ı tek kaynak olarak kabul ederek Peygambersiz bir İslam algısı oluşturmak. Aslında bu durum, daha önce zikrettim gibi Kur'an da geçen hükümleri tatbik etmek için değil, serbest bir okumayla, tarihselci ve maslahatçı yorumlarla, günümüz modern düşünce ürünleri ile uyumlu bir İslam anlayışı ortaya çıkartmaktır. Böylece İslam'ın kendine has hayata bakışı ve yaşam tarzıyla, Batılı yaşam tarzı arasındaki derin uçurumlar kapatılmış olacaktır. Tabi ki burada keser batı fikir dünyasından yana yontacak.
Bu hareketin oluşum dönemi ve tarihi sürecinde iki ana akım şeklinde genellemek mümkündür.
Bunlardan ilki; Kur’an dışında tüm kaynakları reddedip, sadece Kur’an’ı esas aldıklarını ifade edenler. Bunlar Hindistan, Pakistan ve Mısır'da ki Kur'aniyyun Akımı, Yalnız Kur'an Akımı, Türkiye'deki Mealciler ve 19’cular Akımı vb..
Diğeri ise; Kur’an dışındaki kaynakları reddettiklerini açıkça ifade etmeyen, ancak bunları Kur'an süzgecinden geçirmek yâ da Kur'an'a uygunluğunu tespit etmek gibi söylemlerle yaklaşanlar.
Her ne kadar bu iki akım arasında yaklaşım farklılıkları olsa da, dayanakları ve hedefleri açısından aynı hat üzere doğru gitmektedirler.
Bu oryantalistlerin en etkilisi, aslen bir Macar Yahudisi olan Goldziher’dir. Hadis alanında çalışmalar yapan bu kişi, hadis kaynaklarının ve rivayet zincirlerinin güvenilir olmadığını düşüncesini ortaya koymak için büyük çabalar sarf etmiştir. Hadislerin, siyasi çatışmalar esnasında uydurulduğunu yalanını ispatlamaya uğraşan Goldziher, Ebu Hureyre, Zuhri gibi sahabe ve tabiinden hadis ravilerini hadis uydurmakla itham etmiştir.
Sprenger de hadislere saldırı yapan diğer bir oryantalisttir. O, İslam'ın toplum ihtiyaçlarından doğduğu söyleyerek bir nevi Hz. Muhammed (as) vahiy almadığını ve bir peygamber olmadığını iddia eden bir düşünce yapısı olduğu halde, bu kişinin tespitleri, günümüz hadis inkârcıları tarafından ilmi bir vesika olarak sunulmaktadır.
İslam kültürünü ve hadisleri değerlendirmede Goldziher çizgisini devam ettiren meşhur oryantalist Schacht ise İslam fıkhının, aslında Kur'an ve Sünnete değil, başta Roma hukuku olmak üzere yabancı unsurlara dayandığını düşüncesini işlemiştir. İlk olarak “yaşayan sünnet” tabirini kullanan da bu kişidir. Bilmem, anlatabiliyor muyum!
18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batılı devletler karşısında askeri yenilgiler alan ve toprakları işgal edilen İslam dünyasındaki bir kısım çevrelerde İslam’a olan güven sarsılmış ve Batı karşısında varlığını devam ettirmek için onları model alan bir takım ıslahatların kaçınılmaz olduğu düşüncesi oluşmuş/oluşturulmuştur. Oryantalistlerin Sünnet/Hadis karşıtı olarak yapmış oldukları çalışmalardan etkilenerek, İslam dünyasında hadislere ilk ciddi saldırıların başladığı yer Hint alt kıtası olmuştur. Hadislerin ciddiye alınmaması ve sadece Kur'an'ın kaynak olarak kabul edilmesi gerektiği ile ilgili fikirleri ilk olarak ortaya atan Seyyid Ahmed Han'dır.
Şimdi bu adamın kim olduğuna bir bakalım! Nerelerde çalışmış, kimlerden ders almış?
Hindistan'ın İngilizlerin hâkimiyetine girmesinin ardından İngiliz Doğu Hint şirketinde çalışmaya başlamasıyla fikirlerinde büyük bir değişim meydana gelen Seyyid Ahmed Han, tahammülleri zorlayan birçok yeni fikir ortaya atmıştır. Müslümanların selahiyeti ve bekasının, İngilizlerin yönetimine sadakatle bağlı olmaktan geçtiğini düşünen Ahmed Han, aynı şirkette yöneticilik yapan oryantalist Muir ve Delhi kolejinde kendisinin hocası olan meşhur oryantalist Sprenger'in fikirlerinin yerli taşıyıcılığını yapmıştır.
Bütün bunlarla birlikte Kur'an hükümlerini beyan ve açıklama yetkisini Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e vermedikleri halde, bu yetkiyi sınırsız olarak kendilerinde görmeleri de niyetlerini daha anlaşılır kılan bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.
Peki, bu akımın temsilcileri ne yapmak istiyor?
- İslam’ın tek kaynağının Kur’an olduğu, dolayısıyla Kur’an dışında hiç bir kaynağın delil olma vasfını taşımadığını vurgulamak,
- Bilhassa sünnetin, dinde asli bir kaynak olmadığını, var olan hadislerin tarihsel süreçte uydurulduğunu vurgulamak,
- Mevcut İslam kültürünün Kur’an’i değil, o dönemdeki Arap aklının bir ürünü olduğunu vurgulamak,
- Fıkıh, Tefsir ve Hadis külliyatının, siyasi çalkantıların, Yahudilerin ve Nasranîlerin etkisiyle oluştuğunu vurgulamak,
- İslam kültür servetini güvenilmez ve uydurulmuş göstermek,
Sonuç olarak Batı kendi değerlerinin, İslam dünyasında yer bulması için Kitap ve Sünnete dayalı İslam algısını kendisine bir engel olarak görmüş, bu engeli ortadan kaldırmak içinde Kitap ve Sünnetten fışkıran İslam kültürüne saldırmayı metod olarak benimsemiştir. İslam düşmanı oryantalistlerin yapmış olduğu bu çalışmalar, bunlardan etkilenen Müslüman entellektüeller tarafından sahiplenilmiş ve bazı devletlerinde desteğiyle başta akademik çevreler olmak üzere tüm Müslüman halk üzerinde uygulanan sosyal/toplumsal bir proje haline dönüştürülmüştür.
“Rasul size neyi getirdi ise onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının.” [Haşr 7] Buna rağmen sünnetin bağlayıcılığını reddedip, Sünnetsiz bir İslam oluşturma projesi, asrımızdaki fitnelerin belki de en büyüğüdür.
Yukarıda anlattıklarımı, aşağıda zikrettiğim hadisi okuduktan sonra tekrar tefekkür etmenizi isterim.
“Haberiniz olsun, rahat koltuğunda otururken kendisine benim bir hadisim ulaştığı zaman kişinin: "Bizimle sizin aranızda Allah'ın kitabı vardır. Onda nelere helâl denmişse onları helal biliriz. Nelere de haram denmişse onları haram addederiz" diyeceği zaman yakındır. Bilin ki, Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem 'in haram kıldıkları da tıpkı Allah'ın haram ettikleri gibidir.” [Ebu Davud, Sünne, 6, (4604); Tirmizi, İlm 60, (2666)]
Bilmem anlatabiliyor muyum !