Hiç kimse unutmasın ki, toplumumuzu birbirine bağlayan şey,
ayrıştıran şeylerden çok daha güçlüdür.
Kendini halk kültürü araştırmalarına adamış duygu yüklü dost Halil Atılgan’dan bir mesaj aldım.
“Yozundan ayrılmış bir gözü yaşlım
Kuzum kuzum diye meler durursun
Telli turnam yad avcının elinden
Niçin sarp yerlere tüner durursun
Hakkı küstürdünse gel ki barışak
Hakikatın kervanına karışak
Derman senin olsun derdi bölüşek
Şekip'in bağrını deler durursun… Diyen başka bir millet ferdi düşünebiliyor musunuz? Hangi millette “Derman senin olsun derdi bölüşek” diyen bir babayiğit çıkar acaba? Bu nasılbir sevgidir aklım almıyor doğrusu. Böyle bir babayiğitin duyguları karşısında biz kendimizi nereye koyabiliriz diye düşünüyorum. Koyacağımız bir yer bulabilirseniz lütfen bana da söyleyin. Haberim olsun selam ve sevgiyle…”
Değerli dostumun mesajı bu…
Bu mesaj üzerine çok düşündüm.
Marmara Depremi’nde İstanbul’da idim. Bir enkazdan çığlık duyuldu.
O çığlığın ne milliyeti vardı ne etnik kökeni…
Ne siyahi, ne Kızılderili ne de sarı ırktan bir varlıktı.
Ne Alevi olduğunu kimse düşündü ne de Sünni olduğunu.
Hıristiyan mıydı bu çığlığın sahibi; Hıristiyan ise hangi mezheptendi, Katolik miydi? Ortodoks mu?
Sağcı mıydı, solcu muydu?
Hiç kimsenin aklına onun komünist veya faşist olduğu hgelmedi.
Enkazın altındaki çığlık, nihai bir eşitliğin simgesiydi.
Toprak üzerinde olanlar da o an “çığlığın”, sadece “bir insan” olduğu noktasında birleşmişlerdir.
Çünkü çığlığın ne milliyeti vardır ne de etnik kökeni…
Çığlık evrenseldir ve birleştiricidir…
Kuran-ı Kerim ve Hz. Muhammet ve Hz. Ali birleştiricidir; mezhep ayrıştırıcıdır.
İnsan birleştiricidir; etnik köken ayrıştırıcıdır.
Şükürler olsun, Anadolu insanını birleştiren şeyler, ayrıştıran şeylerden çok daha güçlüdür.
Hiçbir körlük, duygusuzluk sonsuza kadar süremez…
Sürmeyecektir.
Çünkü toplumumuzun doğasında “dermanı komşusuna verip, derdi paylaşan” insanlar hala çoğunlukta.