Hem İslam inancımızda hem de Türk Kültürü’nde yeni doğan bebeğe ad koyma merasimi vardır. Ad verme, ayrıcalıklı bir haktır. Herkesin ad koyma hakkı olmadığı gibi herkesin de ad koyma ayrıcalığı yoktur.
Aslında benim , uzun zamandır yazmak istediğim, bu günlerde de basında sık sık tartışılan “Sykes – Picot” anlaşmasından söz edilmektedir. Bu anlaşmanın değişik ağız ve çevrelerden bu anlaşmanın tarihe gömüldüğü, yırtılıp atıldığı gibi demeçler okumaktayız. Ayrıca bazı kesimlerde bu gün yaşadığımız kargaşanın yeni bir “Sykes – Picot” olduğunu iddia etmektedirler.
Dilimiz dönüğü kadar bu anlaşmanın ne olduğu ve günümüz ile bağlantısını sizlerle paylaşmaya çalışacağım.
100 yıl önceye dönelim. Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa ve Rusya’nın el ele vermesi ile gittikçe güçsüzleşmişti. Sırtlan misali bu devasa bedenden pay almak isteyen İngiltere, Fransa ve İtalya gibi devletler dört bir yandan saldırıya geçiyorlardı.
Çok rahatlardı. Kendi anlayışlarına göre, bir savaşa değil tatile gidiyorlardı. Çünkü Osmanlı Devleti’nin direnme gücü kalmadığını hesap ediyorlardı.
Çanakkale’ye böyle gelmişlerdi. 1915 yılında, yıkılmış olarak gördükleri Osmanlı Devleti’ni işgal için Çanakkale’ye geldiler. Başta İngilizler olmak üzere, yamyam müttefikleri tarihin en büyük mağlubiyetlerinden birini aldılar.
İngilizler bu şoku daha atlatmadan Arabistan’ı ele geçirmek için Bağdat’ı düşürme gayesiyle Kut’ül Amarre’de Osmanlı Askerleri ile yeniden savaştılar ve ölü zannettikleri Osmanlı’dan hala utandıkları bir mağlubiyet aldılar.
Tarihi kaynaklara göre; Kutul Amare'de 13 bin 300 İngiliz askeri ile 13 general 481 subay esir alınıyor ve 40 bini aşkın İngiliz askeri öldürülüyordu. İngilizlerin müttefiki olan tüm ülkeler ve tabi İngilizler bu zafer karşısında şaşkınlık gösteriyordu…
Avrupa, bildiği bir tarihi hakikati unutmasının bedelini ağır ödüyordu.
Bu hakikat şuydu, Tarih boyunca Türk ve İslam devletlerini cepheden saldırı ile yenen olmamıştır. Bu coğrafyanın devletlerine cepheden saldırı, bu coğrafyadaki insanları birleştiriyordu. O zaman yapılması gereken, bu devletleri, nifak, yalan, hile ile ayrıştırmak sonra da yıkmaktı.
Sykes – Picot Anlaşması, Cepheden saldırarak Osmanlı Devleti’ni yıkamayacağını bir kez daha anlayan İngiltere ve Fransa’nın kendi aralarında yaptıkları kirli ittifakın adıdır.
Anlaşma için görüşmeler, 1916 yılının ocak ayı içinde başlamış ve Mayıs ayı’nda imzalanmıştır. Yani 100 yıl önce bu günler.
Ayrıca göreceğiz ki bu gün yapılanlar 100 yıl önce yapılanlarda pek farklı değil… Büyüklerimizin deyimiyle: “Merkep bizim merkep ama palanı değişmiş…”
Şimdi detayına girmek istemiyorum ama kabaca; Osmanlı Devleti’nde 5 ayrı kanton oluşturulacak ve her büyük devlet payını alacak… Tabi ki Rusya dışlanamazdı; “haydi O’na da Boğazları verelim” dediler. İtalya mızıkçılık yapınca Ona da “Antalya ve Tekeli Bölgesi”ni sus payı olarak verdiler…
Ne güzel…
İngiliz, Fransız, Rus, İtalyan ve diğerleri masalarının başında puro tüttürerek Osmanlıyı paylaşıyorlar.
Bakın anlaşmanın en ilginç yanlarından biri, bölgeleri isimlendirme konusu idi: Sevr’e Giden Yol adlı kitabında Hurşit Tolon “İki bin yıl önce Helen coğrafyacıların icat ettikleri belirsiz Yunanca terimleri kullanıyorlardı. Arabistan’ın kuzeyindeki Arapça konuşulan bölgelerden, doğuda “Mezopotamya” ve Batıda “Suriye” olarak söz ediliyordu. Ancak bu bölgelerin kapsayacağı alan pek açık değildi. Suriye’nin güney kısmına “Filistin” adı verilmişti. Gerçekte “Filistin”, Hıristiyan Batı Dünyası’nın “Kutsal Toprakları” tanımlamak için
Kullandığı bir coğrafya terimiydi ve o topraklarda Filistin diyen bir devlet hiçbir zaman var olmamıştı” demektedir.
Ayrıca bu bölgeleri tanımlamak için “Ortadoğu” deniliyor. Orta hangi bölge ki, doğusu bu topraklar olsun. Orta olarak Hindistan’ı kabul ederse, Ortadoğu’nun tamamı batı olur.
Şuurumuza işliyorlar,” ad koyma hakkı Avrupa’nın bizim topraklarımızı paylaştırma hakkı da vardır. (?)
Sykes, bu topraklarda yaşamış ilginç bir İngiliz vatandaşıdır; dolaylı yoldan Arabistanlı Lawrance’nin de hocasıdır. Şu da bir hakikattir ki, “Sykes – Picot” anlaşması, yapılmış hain anlaşmalardan sadece bir tanesidir. İlginç olan bir konu da bu anlaşmayı Rus çarlığı imzalamıştı, 1917 Ekim Devrimi ile yönetimi alan Bolşevikler, emperyalistlerin ne kadar kötü olduklarını kanıtlamak için anlaşmayı deşifre ettiler. Yoksa bu anlaşma da gizli kalacaktı.
Geçtiğimiz yüz yılda, dünya halklarının kaderini değiştirmek için Tanrı’nın kendilerini görevlendirdiğine inanan İngilizler, bu gün yerini Amerikalılara bırakmıştır.
Bu gün oynanan oyun ve dökülen kanları bu pencereden de yorumlamak ihtiyacı vardır.
Hülasa;
Avrupa’nın en korktuğu, birleşmiş Ortadoğu Devletleridir. (Temayül olduğu için ben de Ortadoğu terimini kullanıyorum) Aralarında ayrılığı, gayrılığı bir kenara koyan “kederde, tasada ve kıvançta” bir arada olan devletleri yıkmak mümkün değildir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendisine biçilen ‘itaatkâr’ rolünü aşarak bu coğrafyanın prototipi olmuştur... Ülkemiz ekonomik ve sosyal alanlarda ki başarısından ve mevcut konjonktüre entegre olmuş, sanayileşmiş devletlerle boy ölçüşmesinde dolayı cezalandırılmak maksadı ile terör saldırılarıyla, hedef alınmak istenmiştir! İsteniyordur…
Merhum Erbakan’ın da dediği gibi ‘Tek mesele Türkiye’nin şeftali yerine motor üretmesiydi’…
“Sykes-Picot”, “Sevr” gibi anlaşmalar bu topraklarda yaşayan insanları ayrıştıran, bölen, güçsüzleştiren temel üzerine hayat bulur…
Birleşme, bir araya gelme bu anlaşmaların geçersizliği ve ölümüdür.