Çocukluğum ve gençliğim sahilde geçti. Yosun kokuları, denizin uçsuz bucaksız maviliği ile kucaklaştığında, kumsalda yalınayak dolaşmak hayatımın en renkli anlarındandı.
Med cezir zamanlarında, renkli ruh dünyam daha da renklenir, düşler şenliği içinde yaşardım. Denizin öfkelendiği zamanlar vardır; O anlarda kumsal, dalgalar altında kalır, kıyıdaki kayalar bu öfkeyle dövülürdü. Kıyıdaki kayalıkların yazgısı, insanlığa ateşi armağan eden Promethe’ye dönüşürdü. Kayalar, bir yandan martılar tarafından oyulurken, diğer yandan dalgalar tarafından dağlanırdı. Denizin öfkesi doğanın öfkesidir. Güçlü insanlık henüz bu öfkeyi dindirecek kadar güçlenememiştir.
Öfkeden yorulan deniz yavaş yavaş dinginleşir. Dalgalar bir ninninin yumuşaklığına, fırtınalar bir esintinin fısıltısına dönüşürdü.
Devasa deniz, fethettiği kumsaldan geri çekilir, geride rengarenk deniz kabukları ve deniz artıkları bırakırdı. Dalgaların sahilde bıraktığı renkli deniz kabukları, mahalle çocuklarının yeni oyuncağı olurdu.
Denizyıldızları, istiridyeler, kırılmış renkli midye kabukları, renklerini hayranlıkla izleyeceğimiz taşlar vs… Gerçekte onlar bir kargaşanın artıklarıydı.
Dalgalar yeni oyuncaklar taşımıştır ve biz çocuklar bu oyuncaklarla günlerce avunurduk; ta ki deniz öfkelenip yeni oyuncaklar getirene kadar.
Bir zamanlar ülkemin kıyılarına bir dalga geldi ve o yıkıcı dalgalardan geriye yeni bir devlet doğdu. Dalgalar çekildikten sonra kıyıda kalan renkli deniz kabuklarının adı; laiklik, İnkilapçılık, milliyetçilik, devletçilik, halkçılık, cumhuriyetçilik vs…
Devletin genç ve dinamik çocukları, bu oyuncakla bir müddet idare etti.
Geçmişi kan geleceği renkli düşler olan bu devletin ufuklarına yeni dalgalar vurdu.
Bu dalgalar demokrasi adına geliyordu.
Bu dalgaların sonunda kıyıda kalan renkli deniz kabukları, “Küçük Amerika”, “Her mahallede bir zengin”, “Orman senin keçi senin devlete ne?” oyuncaklarına dönüştü. Birçok aydın yazarçizer, bu oyuncaklardan çeşitli biblolar yaptı. Ama bu kez doğanın renkleri ile yetinilmedi, her şey yeşile boyanmaya başlandı. İçin, inci beyazı olan kabukların dışı yeşildi.
Geriye kalan siyah taşlardan da “Komünizm Öcüsü” üretildi ve bu üretim “tu kaka” yapılarak oyun sürdü.
Arada bir deniz tekrar kıyıyı dövdü. O zaman Denizler, denizlerde boğuldu. Geride bıraktıkları genelde aynı renkli kabuklardı. Derken büyük fırtına geldi. Yer gök birleşti. Gündüz gece birbirine karıştı. Büyük dalga sadece kıyıları dövmekle kalmayıp birçok ocak ve can yaktı. Yıkıntılarından geriye kaya diplerine sinmiş, tükenmiş, korkutulmuş, yaralı hayatlar kaldı. Ama her dalganın renkli kabuklar bıraktığı gibi bu dalga da çok renkli kabuk ve taşlar bıraktı geriye. Ve her dalganın sonunda bu taş ve kabuklarla oynayan yeni insanlar çıktı kumsala. Bunlar, “Liberalizm” dedi, “Bireysel özürlükleri” totemleştirdi; “Tüketim” totemini de yanına yerleştirdi bu kez “Üretim” tu kaka” oldu. “Gemisini kurtaran kaptan bibloları” en çok satan süs eşyası oldu.
Şimdi dalga ve geride bıraktıkları hepsinden farklı… Kuruluğun erdemleri “tu kaka” oldu. “Laiklik, ulusalcılık, devrimcilik, halkçılık” gibi erdemlerin çoğu ölmüş veya ihtiyarlıktan dişi dökülmüş yaşlıların, bir daha ele geçiremeyecekleri “Altın Çağ”a dönüştü.
Şimdi bir ağız konuşuyor, yüz bin ağız aynı şeyi söylüyor.
Şimdi bir beyin düşünüyor, milyonlarca kafa aynı şeyi düşünüyor.
Hiçbir dalga beni bu denli hayrete düşürmemişti. Unvanlarının başında “prof”, “Dr”, “uzman” yazılı insanlar, başkasının ağzıyla konuşuyor, başkasının beyniyle düşünüyor. Ama gözlerine baktığımda “dolar” görüyorum.
Bu dalga da böyle bir şey bıraktı geriye…
Aslında bu dalganın yıkıntıları daha çıkmadı ortaya…