Akıl olmadan, insanın dini olmaz, öyle ise aklı kullanmak gerektir. Akıl her zaman onaylayıcı değildir; aynı zamanda oyalayıcıdır, şüphecidir ve zıt görüşleri de içerir. Bu davranış, unu-hamur yapmağa benzer, su karıştıkça unu da karıştırmak ve böylece hamur yapmak gerektir. İşlem bu noktada kalmaz, onu sürmek ve pişirip ekmek yapmak gerektir. İnsan acıktıkça bunu yapacak ve böylece ömrünü tamamlayacak.
Akıl olmadan iman un gibidir, bundan yararlanmak zor ve sınırlıdır. Ama akıl imanın yanına gelince, sanki su, una karışmış gibidir. Ötesi malum. Görülüyor ki akıl su gibidir, su olmadan hayat olmaz. İman ve akıl, su ve un, din ve ekmek olup insanı besler.
Din bir sistemdir, akıl da sistem kurar. Din, maddi ve manevi dünyaları kapsar, ruh ve madde hakkında fikir beyan eder. Din, maddi olanı işler, var olandan yapar-icat eder. Halik, olmayanı var eder ve bunları akıl yoluyla yaratmağa izin-fırsat verir. Akıl, bilinmeyenler hakkında faraziyeler ileri sürer, tasarımlar yapar, bir başkası da aynı şeyleri tekrarlayabilir.
Deneye ve ispata gelmeyen şeyler birer faraziyedir. İşte bunlara inanmak "inanç"tır. Kişinin kabulü ve tercihi şeklindedir. Aslını ispat veya ret mümkün değildir.
Dinler insanların mutlu olması için bir sistem önermektedirler. Sistemin ana-direkleri konulmakta ve ötesi için akıllı-kâmil insanları (nebileri) taklidi önermektedirler. Ama toplumların bu nebilere direndikleri, onlara ceza verdikleri-eza ettikleri, önerileni ret veya daha sonra terk ettiklerini "Dinler Tarihi"nden bilmekteyiz.
Zaten iman fıtridir, akıl da motoru, onu yararlanır kılar, iman da onu besler ve bunlar birbirini tamamlar. Bunlar bir üçlüdür: İnsan-din-hayat; iman-din-akıl.
Bu üçlünün ilişkilerinden farklı sonuçlar çıkmakta ve hangisi öne düşüp yol alıyorsa, hangisinin gerekleri öncelikli oluyorsa sonuçlar buna göre ayrışmaktadır: Yemek - yağ - tuz ilişkisi gibidir. Yani İnsan - din - akıl.
Bu üçlünün değişmez akli ve gerçek olanı "insan"dır. Diğerleri insan üzerinden anlam kazanmaktadır. İnsan kâinatın tacıdır, Kıral'ıdır. Elbette toprak lazım, tebaa lazım, teşkilat lazım ve bunlara bir baş-Kıral, Kırala da nişan olarak "taç" lazım. İşte insan-din-akıl ilişkisi budur.
Her Kıralın sınırları var, sözü-hükmü burda geçerlidir, ötesini bilmez ve ilgilenmez. Olsa olsa zarar gelmesin veya yararlı bir hal varsa, orayı işgal edip hükmü altına almak ister. Her hükümdar bilir ki kendisinin hüküm-toprak sınırları, kâinatın sınırları değildir. Kendisinin ötesinde de bilmediği geniş bir evren vardır. Bu da aklın hikmetidir. Dünya toprağının bir kısmında hükümdardır ve evrenin bir kısmının sırlarına vakıftır. Ötesi meçhuldür. Bu kendi dışında olanı inkâr etmek değildir ve onu idrak etmektir.
Kim ki aklı, imanın kaynağı olarak görür ve idrak ederse yanılıyor demektir, kendisini merkez ve herşey olarak görmektedir, bu yanlıştır. Bir Kıralın ülkesi ve hükmü dışında da mülklerin varlığını inkâr ve dünyayı kendisinden ibaret görmesi gibidir. Bu megalomanidir, herşeyi kendisinde var görmek hastalığıdır, yetersizdir.
Aklı ret etmek de bir o kadar sakıncalı, herşey taklitle olmaz, şartlara göre hayata uyum da göstermek lazımdır. Ayeti Kerime buyuruyor; "iki anı aynı olanlar ziyandadır".
Demek ki herşey bir devinim-değişim içindedir. Bunu akıl ile idrak etmek şarttır, mümkündür. İşte akıl, burda imanı tamamlamakta ve doğru yola varmaktadır. Değişen şartlar içinde tetkik-tahkikat, araştırma ve kıyas insanda şüphe uyandırmakla birlikte, bir ufuk açmakta ve iman nurunun ışığında gerçeğe varmak mümkün olmaktadır. Bunun için "aklı olmayanın dini de olmaz" denilmiştir.
*
İslam, yaşayanların dini-inancı olduğuna göre, yaşamın sorunlarına cevap da olmalıdır. Bunu akıl yapacaktır, genel sistem içinde, amaçtan sapmadan zamana cevap olmak durumundadır. Tarihin, sürecin kazanımlarını ret etmekle bir menzile varılmaz. İslam toplumları, İslamın içine doğduğu "cahiliye toplumları" değildir. İnanç esasları hariç, yaşama tarzına ait olanlar, gelenek ve görenektir. Elbetteki insanın can ve iffetinin korunması esastır. Giyim-kuşam ve davranışlar önemlidir, fakat herşey demek değildir.
Taklit konuları, daha çok itikadi boyutta olmalıdır. Din ulularını takliden nefsi terbiye etmek mümkündür. Ancak zamanın akışını tersine çevirmek de mümkün değildir. Bunu görerek vasat olana ermek gerektir.
Tahkiki iman herkesin karı değildir, olgunluk gösteremeyenler "şüpheye" düşerler, bir kılavuz yardımıyla bunu aşarlar.
Modern çağın keşif ve imkânları, geride kalmış birçok şeyi değiştirmiş ve geçersiz kılmıştır. Öyle ise bu Modern insanın da inanç-iman ihtiyacı karşılanmalıdır. Bir sistem-inanç bunlara da hitap etmelidir.
Bu noktadan, dini metinlerin yorumlanmasına gelmiş olduk. Kelam ve Tefsir birer İslami İlim olarak vardırlar. Zamanın behrinde bazı âlimler Ayetleri tefsir etmişler ve İslam Tarihi-Kültürü ışığında yorumlarda-tevillerde bulunmuşlardır. Bunların söyledikleri "dogma" ve aşılmaz değildir. Bu âlimler, dünyevi Ayetlerde, zamanın bilgisine göre konuşmuş ve örneklemişlerdir. Öyle ise bugün de aynı işlem yapılabilinmelidir. Ancak böylece İslamiyet çağa cevap verecektir. İtikada ait olan hükümler; kalbi-imanidir, itikadı bozacak hususlardan kaçınmalıdır.
Mü'min, bilerek inanmış, özümsemiş fikri-zikri-işi bir olan insan demektir. Bu bakımdan Hz.Ali'ye "Emir-ül Mü'minun" denilmektedir. Müslim ise, İslam egemenliğine boyun eğenlerdir. Yani dil ile ikrar eden ve fakat eski fikir ve inançlarında sebat edenlerdir. Böyleleri için Ayeti Kerimedir "…onlar Mü'min değil, Müslüman oldular". Böylesi insanlar, her dönemde olmuştur ve çoktur. Hatta Mü'min aranır, olmuştur.