• BIST 77.898
  • Altın 128,241
  • Dolar 2,9840
  • Euro 3,3058
  • Adana : 35 °C
  • İzmir : 38 °C
  • Ankara : 32 °C

Savaş enkazında bir çiçek: "Soraya"

24.08.2015 09:15
Dr. Ömer ULUÇAY / Yazar

Dr. Ömer ULUÇAY / Yazar

Gazeteci-yazar Meltem Yılmaz’ın yazdığı “Soraya[1]” romanını okuyorum. Hande Mir[2] yazarla eseri üzerine bir söyleşi yapmış ve burda “aşkın mülteci hali” denilmiş.

Bildiğim kadarıyla aşk asi ve bağımsızdır, kayd ve bend kabul etmez, korku bilmez, hürdür hür. Hangi âşık kime sığınacak, sevdiğinden başka? Sanırım bununla, “mültecinin aşkı” vurgulanmak istenmiştir, ona da evet diyelim.

Kitabın önkapağında “…Soraya, kendisinden otuz yaş büyük evli bir adamla evlenmeye razı olduğunda onu savaştan çok daha ölümcül bir gelecek bekliyordu aslında: Aşk…” denilmektedir.

Aslında sevgi ve aşk Soraya’nın hayalinde vardır, her insandaki gibi. Ama Soraya’da bunlar belirsizdi. Sadece daha kötü bir duruma düşmemek ve bir sahibi olsun diye görücü usulü evlendirilmişti. Bu evlilikte Soraya kendisini tanımış, cinsellik yaşamış, sevmiş ve sevilmiş kısa bir süre. Sonra nefrete dönüşmüş bu sevgi ve birlikte iken solmuş, ayrı düşmüş, terk edilmiş. Sevdiği/ âşık olduğu için savaştan beter olan fuhuş dünyasına girmemiş, bilakis kimsesiz, çaresiz ve kocası öldüğü için aynı son durağa varmıştır. Ön kapakta ayrıca “savaştan kaçarken, aşkta yenileceğini bilmiyordu…” denilmiş. Aşk bir oyun değil ki, yenen-yenilen olsun. Aşk yaşanır, çırası yanar ve söner. Aşk; yaşandığı süre içinde ateşlidir, cesurdur, kördür ve mutludur. Sonrasında küllenir, bellekte, dillerde kalır. Aşkta rakipler arasında savaş da vardır.

*

Aslında Meltem Yılmazın yazdığı kitap, “roman” olmakla birlikte, sanki uzun bir röportajdır. O gerçekçi bir romandır. Olaylar, Suriye iç-savaşı nedeniyle gelişiyor. Bu savaş ortamında bir ailenin dramı, trajedisi dile getiriliyor: Soraya.

Soraya; yıldız, güneş, ışık, aydınlık, nur anlamında. Asurcada buna yakın ve türeme çok sözcük var: Asurya, Soraya, Sorya, Sonya, Sori,  Sori, Sare,  Sare. Ayrıca Şems ve Güneş.

Savaş ortamından kaçan ve Türkiye’ye sığınan, bir kampta yerleştirilen bir ailenin ve özellikle de genç bir kadının serüveni dile getirilmiş, bununla yürekler dağlanmış, savaşın felaket hali yaşatılmış. Savaşın külleri arasından yaralı bir ceylan dile getirilmiş. Savaşın enkazı arasında solmuş bir gül anlatılmış. Savaşın külünde saklı kalmış, gençliğin yaşam gücü ve insani özü dile getirilmiş. Savaş ne kadar tahrip etse de insani özün, davranışın kaybolmadığı vurgulanmış. Akıp giden selde ölmemek için yılana sarılan ve ölen kocadan sonra Antep’te düşülen Pavyon-bar yaşamı belirtilmiş.

Bütün bunlar; akıcı, betimleyici, saran ve yaşatan, arı bir dil ile anlatılmış. Gazeteciliğin kazanımları ile M.Yılmaz, gözlerimizin önüne adeta resim kareleri çizmektedir. Olayda kurgu var mıdır? Şahıslar hayal midir? Olaylar zinciri gerçek midir? Bu ve benzeri soruların hepsi; anlatım üslubundaki başarı nedeniyle cevap bulmakta ve gerçek olaylar zinciri olarak dile gelmektedir.

Yer yer kişilik, olay ve karakter tahlilleri yapılmakta, anlatım kısa ve çarpıcı olmaktadır. Okundukça hız almakta ve bir an önce sona varılmak istenmekte. Ama arada geriye dönüşler ile olayların sırası ve vurgusu anımsanmakta. Böylece kitap, sanki bir başkasına anlatılmak üzere okunmakta ve öğrenilmektedir. Dil oyunları ve süslemesi amaç olmamış, olayın, karakterin gerekli kıldığı oranda, özenli ve etkili sözcükler kullanılmış. Sanki hiç edebiyat yapılmamış gibi görünmekle birlikte, anlatımdaki incelik ve üslubun isabeti bu ortamı yaratmaktadır. Olayın anlaşılması ve anlatılması için yazarın dili en uygun düşmektedir.

Kitapta; uzun ve gereksiz bölüm yok, tekrar yoktur. Karakterler zedelenmiştir. Ailenin dünyası birden başına yıkılmış, bombalama nedeniyle babanın beli kırılmış ve belden aşağısı felç olmuş; anne akıl sağlığını kısmen yitirmiş, duygu ve heyecanları kontrolden çıkmış; kardeş Esad karşıtı gösteri içinde vurulup meydanda öldürülmüş; Soraya bedenen ve ruhen yaralanmış ve elbet ki solmuştur.

Humusta maruz kalınan bombalama ile kendi evleri-binaları başlarına yıkılmış, çokça insan ölmüş-öldürülmüş ve bu yıkım içinde Soraya Humus Sağlık Merkezinde gözlerini dünyaya açmaktadır. Yaralıdır, yaralılar arasında acil servistedir, bedenini kontrol etmekte ve ordakileri izlemektedir. Bu ortam bir hekim ve gazeteci-gözlemci bakışıyla ve çok başarılı olarak resmedilmektedir. Soraya’nın annesinin yanına gelmesi ve sonra taburcu edilmesiyle hayatta kalan aile bireyleri birbirlerini bulmuştur. Felçli baba inşaat el arabasındadır, aklı çalkalanmış anne ve yaralı Soraya, kardeş Muhammed şehit olmuştur.

Humus bombardıman altındadır, kardeşin arkadaşları onlara sahip çıkmış, muhaliflerin genel yardımlaşmaları ile aile Türkiye sınır kapısına getirilmiş ve “iltica” sınırına girilmiştir. Para yok, kimlik yok, kendileri “yok” hükmündedir.

Yazar Meltem Yılmaz, belgesel nitelikli bir roman yazmış. Soraya’nın kişiliği etrafında aslında savaşı ve onun getirdiği; ülke, toplum ve birey yıkımlarını, her şeye rağmen varolan-sönüp kaybolmayan insani özü yani “sevgi”yi dile getirmiş.

Sığınmacıların toplandığı çeşitli kamplar arasında Urfa’daki kamp ve buradaki yaşam, yokluk, yoksulluk, sağlanan ortam, buradaki yolsuzluk ve çaresizlikler, acı ve ızdıraplar; bu enkaz ortamında menfaat peşinde koşanlar, kandırma, vaadli işlemler, tecavüz, ırza geçme, fuhuş, cinayet ve başka olumsuz haller anlatılmış.

*

Dedik ya savaş yıkımdır, çaresizlik, zelilliktir. Acı hissi körelmiş, insani değerler kaybolmuştur.

Şair diyor ki;

“Zemine münkesirim, asumana muğberim

Adımlarımla yeri delemez, başımla göğe erişemem”

 

İşte böyle, işitilen her ses ürpertiyor, her hareket kuşkulu, her adımda yem olmak korkusu. Ne insaf var, ne de merhamet. Savaştır bu…

Görüyoruz ki savaş; yıkımdır, ölümdür, kandır. Şehirlerin kaybı, yapıların yıkılıp yakılması, güzelliklerin kaybıdır. Savaş; ailenin dağılması, acı ve ızdırap, kaçış, sürgün, sakat kalmaktır. Açlık, sefalet varın kaybıdır. Örfün âdetin kaybolduğu, insanın kendi derdine düştüğü, ailenin dağılmasıdır. Servetin kaybı ve talanıdır. Çocukların ölümü ve kadınların köle pazarlarında satılmasıdır. Savaş terktir, evi-barkı, aileyi, vatanı terk. Bilinmedik bir toprakta, yabancı bir devlete sığınmaktır. Kimliğini yitirmek, yaşama düzeyini kaybetmek, bir lokma ekmeğe muhtaç olmak ve bir de alıştığı, yaşadığı her şeye hasret. Gelinen yerde; yaşanacak olumsuzluklar, karın tokluğuna çalışmak, dilenmek, uyuşturucuya düşmek, kaçakçılar elinde avlanmak, zorla ve hile ile organ mafyasına düşmek, Avrupa’ya kaçış kapısı diye sınırda vurulup ölmek veya teknelerde-botlarda denizlere gömülmek ve balıklara yem olmak, nakil araçlarında havasızlıktan boğulup ölmek… İnsan eliyle yaratılmış bu ortam kader midir?

*

 Soraya kitabındaki mekânlar; farklı ve bildik yerler; Suriye’de Humus sonra Türkiye’de Urfa Mülteci Kampı(Özgür Suriye Ordusu), Soraya’nın gelin gittiği Mardin’de kocası Murat’ın evi, Soraya’nın kocası ile dünya evine girdiği Antakya, Soraya’nın evden kovulup barda çalışmak üzere geldiği Antep.

Şahısların hepsi yaralı ve savaş ortamının etkisinde. Bunları; Soraya ve ailesi (anne-baba), kocası Murat ve ailesi (karısı ve üç kızı), aracılar (Merdan, Halil ve diğerleri) olarak sınıflandırmak mümkün.

Kamptakiler yaşama ve kendilerini koruma savaşımında, sınır boylarındaki erkekler ise tufandan kuş kapma telaş ve gayretinde, Halil ailevi yanlış ilişkiler nedeniyle dışlanmış bir kişilik. Murat elli yaşlarında ve cinsel isteklerine yenik bir Kazanova-hasta, eve genç kadınlar alıp nikâhlamakta ve sonra bırakıp bir yenisine… Karısı nur, komşuları ile konuşurken Soraya kendisinden önce birisinin aynı şekilde Murat’a eş olduğunu öğrenir, Muratı sorgular. Bir yıl sonra, üzerine bir hafta içinde üçüncü kadının geleceğini öğrenir. Bu arada Murat; hastalanır, ameliyat olur, kanserdir, ilaç tedavisi ve derken ölür.

Zaten bir seneden sonra, Soraya’nın Muratla ilişkisi bitmiş ve bir sığıntı olarak evde kalmıştır. Murat’ın ölümünden sonra, Soraya’yı kamptan alıp getiren Halil tekrar çağrılmış ve bu defa onu pavyonda çalışmak üzere Antebe gönderecektir.

Aşk başka, sevmek başkadır. Soraya sevmeğe çalışmış ve tam bir cinsellik yaşamıştır. Açık kapı aralığından bunu gören kuması Nuriye, bu ilişkiyi bilmediğini anlamış ve hayıflanmıştır. Eserde üç ayrı yerde cinsellik ayrıntılı ve erotik olarak işlenmiştir. Bu aşk değildir. Baba-koca sevecenliği ile bedenini tanımış ve mutlu olmuştur. Tecrübeli kurt kuzu ile oynaşmış ve sonra usanıp başka sürüye dalmıştır.

Meltem Yılmaz, Soraya kitabını dört bölüme ayırmış ve fakat senaryo gibi 53 sahnede tamamlamıştır. Bu haliyle bir dizi film olacak nitelik, netliktedir, ilginçtir ve sürükleyicidir, çok boyutludur, konuları olağan ve günceldir. Toplumsal, yönetsel, bireysel özellikler ön plandadır. Aslında kitap altı bölüm halindedir: 1-Suriye’de Humus şehri, Hastane, Gümrük 2-Türkiye/Urfada Mülteci Kampı, görücü usulü evlenme vaadi ile Soraya’nın Kamptan ayrılması 3- Taksi ile Mardin’e gidiş ve koca olacak Murat’ın evi 4-Antakya’da Zifaf gecesi ve Urfa Mülteci Kampında aileyi ziyaret 5-Koca-Murat kanser, ameliyat ve vefat 6- Kumanın Soraya’yı evden kovması, Antep yolculuğu ve ona işyeri Pavyon-Bar.

Sonuç olarak, “Soraya” başarılı, okunup konuşulacak ve izlenip tartışılmağa değer bir eserdir. Dili açık ve rahat anlaşılan, düşündüren bir yapıt. Yazarı kutluyorum.

 

[1] Meltem Yılmaz: Soraya, Destek Yayını, İstanbul, 2015, 255 s,( 4 Bölüm, 53 sahne, renkli karton kapak.

[2] Hande Mir:”Soraya Aşkın Mülteci Hali”,Cumhuriyet Kitap Dergisi,30.07.2015, Sayı 1328, s.8

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Adana Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim