Tanıdıkça sevilen şehir: Adana

“Bu şehri tanıdıkça daha çok seviyorum…”
Yüreğir Ovası, şehirde yaşayan halkı emziren memelerdir.
Bir ana yüreği gibi topraklarının bereketini açan Yüreğir Ovası hem hemşerilerini hem de milyonlarca kişiyi besler.
Bu topraklar, Çukurova’nın iyi ve kötü günlerine tanıklık etmiş coğrafya üzerindedir.
Misis kıyılarında Adanos ve Mobsos’un düellosuna tanık olmuş bu topraklar…
Avrupa’dan yola çıkıp, Ayas (Yumurtalık)ta Anadolu’ya ayak basan ve Asya Steplerinde Kubilay ile buluşan Marko Polo’ya eşlik etmiştir Yüreğir Ovası…
Adana’da Beyaz Altın olarak ekonomik hayatımıza giren Pamuk ilk kez bu tarlalarda vücut bulmuştur…
Fransızların ve İtalyanların işgal etmek için iştahını kabartan bu yörenin bereketidir Ve yine bu yöre, Cumhuriyetin Kuruluşuna katkı yapacak olan Kuvayi Milliye direniş destanının hareket merkezlerinden biri olmuştur.
Taner Talaş Yüreğir üzerinden Yumurtalık’a gitmek istedi.
Benim için Adana’yı dolaşmak bu coğrafyanın atmosferini solumak kendime ait bir ibadettir.
TANIDIK ÖLÜLER MEZARLIĞI
Yamaçlı Mahallesi Süleyman Vahit Caddesi üzerinden Ali Hocalı Köyü’ne (Israrla Mahalle değil Köy yazacağım) doğru yol aldık. 15-20 yıl öncesine kadar Süleyman Vahit Caddesi Endüstri Meslek Lisesi’nin önünde sona ererdi. Ondan sonra, tarla bağ bahçe… Şimdi göçlerle gelenlerin oluşturduğu uydu bir kent oluşmuş. Karataş Yolu üzerinden gelen Kanal ile Süleyman Vahit Caddesi’nin kesiştiği yere kadar yerleşim alanı olmuş. Genelde Urfa Bölgesi’nden gelenlerin oluşturduğu mahallenin ortasında “İbrahim Tatlıses Bulvarı” var…
Tarlaların bulvarlara dönüşmesi, bereketi sırtından hançerlemekle eş anlamlıdır.
Ali Hocalı Köyü’nün girişinde kentte yayın yapan bütün televizyonların vericileri bulunmaktadır. Daha önce Tavuk Üretim Çiftliklerinin yoğun olduğu bu köyün girişinde mezarlıklar karşılıyor bizi.
Bu mezarlıklar, Karşıyaka diye nitelenen ve Arap- Nusayri kökenli yurttaşlara aittir. Yamaçlı, Güneşli, Seyhan, Haydaroğlu Mahallelerinde yaşayan inanlar kendi aralarında bir araya gelerek bir nevi kooperatif oluşturmuş ve kendi mezarlıklarını oluşturmuşlardır.
Önü alınmaz ise, bu bölge mezarlıklar bölgesi olmak üzere.
Ben ne zaman bu mezarlıkların önünden geçsem mutlaka mezarlıklara girer ve Fatiha okurum. O mezardaki tanıdığım ölüler, o mahallede yaşayan tanıdıklarımdan daha fazla.

1927 YILININ PARASI VE DÖNÜMÜ 10 TL’YE SÜRÜLEN TARLA
İç içe geçmiş olan ve birbirine akraba olanların yaşadıkları Ali Hocalı, Köklüce, İsmailiye ve Camili köylerini köylerini geçip Güneydoğu’ya Düzce Köyüne doğru yol almaya başladık.
Taner Talaş birden “Dur!... Dur!...” diye beni ikaz etti.
Yolun solundaki bir tarlada At ile çift süren bir kişiyi gördük.
Taner Bey: “1927 yılında Arap Harfleri ve Fransızca yazılı Kağıt 1 TL üzerinde öküzle çift süren köylü vardı. Şimdi at ile çift sürülüyor” dedi. (1927 yılında tedavüle sürülen para 1939 yılında tedavülden kaldırıldı.)
At ile çift süren köylünün uzaktan manzarası çok güzeldi. Güzelliği “nostaljisinden” kaynaklanır. Yoksa, o emeği verenin bu güzelliği hissettiğini düşünmek imkansızdır.
Yanına yaklaşıp sohbet ettik:
Adının “Ali Söylemez” olduğunu söyledi. Şanlıurfa’dan göçüp gelmiş. Dolayısıyla “İbrahim Tatlıses Bulvarı” tarafından olduğunu tahmin ediyorum. Çocuklarından biri askerlik görevi yapıyor, diğeri evlenmiş… Tarlaya baktım, dağların karşısındaki Ferhat gibi duruyordu. Bu tarla yaklaşık kaç dönüm diye sorduğumda “bu küçük” dedi “sadece 9 – 10 dönüm.
“Bu at ile bu tarlayı bir günde bitirebilir misin?”
“Bir gün mü?” dedi küçümseyerek “ben bunu bitirdikten sonra başka tarlaya gidebilirm ama gitmeyeceğim” dedi. .
“Bu tarlanın tamamını sürünce ne ücret alacaksın?”
“Dönümüne 10 TL” dedi.
Bir tarlayı akşama kadar sürünce 90 veya 100 TL kazanan insanların yaşadıkları yere, bir günde 90.000 TL kazanan kimselerin adını vermeleri bu da çözemediğim bir çelişki.
Ve bu insanlarım çok. “ Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar”


TÜRKÇE ÖĞRENMEYE GEREK YOK
Düzce’ye doğru yola devam ederken, ekili arazilere hayranlıkla bakan Taner Bey, bir çiftliği daha yakından görmek istedi. Hemen yol bir çiftliğe girdik, küçük çocuklar ve genç bir kadın tedirginlikle baktı ve sonra eşini çağırdı. Suriyeli bir aile… Çat pat Arapça konuşmaya başladık. Çiftlik hakkında bilgi verdi. Büyükbaş Hayvan ağılını gösterdi. Yaklaşık 1 yıl önce ailesi ile buraya gelmiş. Buraya daha önce kardeşi ve başka akrabaları da gelmiş. Bu nedenle iş bulmakta zorluk çekmemiş. Şimdiye kadar neden Türkçe öğrenmediğini sordum:
“gerek kalmadı” dedi, “burada çoğu insan Arapça konuşuyor. Bak seninle bile anlaştım” dedi.
Doğru söze ne denir.
KENDİ TİYATROSUNU OYNAYANLAR
Okuyucularım mutlaka anımsayacaktır; 4 Mart 2016 tarihinde “Çağlara Yön veren Madde: Kömür” başlığı ile kömür üreticisi Hasan Çiftçi ile olan görüşmemi sizinle paylaşmıştım. Şimdi uzaktan torklukları (Kömür yapmak için ağaçlardan oluşan küme) görünce tabi ki durduk. Taner Bey, maden bulmuş gibi torlukların arasında gezinmeye başladı. Torluklara, ağaçların dizilişine, içten içe yanan kümelere bakıp duruyordu. Cemal yoktu. Oğlu oradaydı. Cemal, Ceyhan’a gitmiş, işi eşi ve çocuklarına bırakmıştı. Erken gelecek olsaydı bekleyecektik. Taner Bey, Cemal Çiftçi’nin oğlundan detaylı bilgi aldı. Bu bilgileri daha önce paylaştığım için tekrar etmeyeceğim. O esnada uzaktan nazlı nazlı hareketleri ile bir pikap geldi. Köyleri dolaşarak sebze ve meyve satan bir kimse… Çok sevimliydi. Pikabı herkes tanıyor olmalı ki pikabın uzaktan görünmesi ile birlikte orada çalışan bütün kadınlar torlukların arasından çıkıp yola dizildi. Pikaptan sevimli, neşeli bir adam indi. Adam bize, kadınlar pikabın arkasına yanaştı. Adı Ömer Savcı. Bütün bu köyleri gezerek sebze ve meyve satıyordu. Öylesine keyifliydi ki, kendi yazdığı yaşam tiyatrosunu kendi oynuyordu. Arabası ile birlikte poz vererek bizi uğurladı.
RUHSATSIZ KAHVE
Bu arada yol üzerinde hızla gelip geçen çakıl nakliye kamyonları arasından sakin ve telaşsız traktörlere yüklü eşyaları ile taşınan aileler görüyorduk.
Bu taraflara gelince Akpınar Köyü’nün ortasında bulunan bir kahveden çay içerdim. Çınar gölgesinde bulunan bir kahve… Taner Bey’de bir köy kahvesinde çay içmeyeli yıllar oldu deyince, sabretmesini Akpınar Köyü’nde içeceğimizi söyledim. Hem çay hem de kahvenin çınar ağaçlarının gölgesini düşünerek Akpınar Köyüne geldim. Kahve yok. Bir köylü oturmuş, karşıda bulunan başka bir kahveyi seyrediyordu. Ona sorduk. Sitemle “Aha kahve” dedi. “Şu gölgeli kahve kapandı mı?”, “He! Jandarma ruhsat vermedi” dedi. Adam, kapanan kahvesinin önünde oturmuş, yeni açılan diğer kahveyi seyrediyordu. Artık içindeki öfkeyi tahmin etmek istemiyorum. Keyfimiz kaçtı. Çay içmedik.
DENİZ GÖRÜNDÜÜÜÜ!
Uzaktan deniz göründü. Hemen Yumurtalık girişinde bulunan Süleyman Kulesi’ne yanaştım. Kule üzerine çıkınca bir taraf engin Akdeniz, diğer taraf Yüreğir Ovası muhteşem görüntü veriyordu. Bu niyetimizi de gerçekleştiremedik. Kulede tadilat yapılıyordu.
Yumurtalık İskelesine girince – Rüzgarın sert esmesine rağmen- Taner Bey, iskeleden denizi seyretmeye başladı. Duygulandığını anlayabiliyordum.
Deniz en sert ruhlara bile romantizm katar. Ya da deniz, insanın bilinçaltına atıp, görmek, hatırlamak istemediği duyguların ortaya çıkmasını sağlar. Tabi ki etragta bulunan balıkçı teknelerinde ağ tamir eden balıkçılar için deniz, ekmek kapısı olmalıydı.
Turgut Erişmen döneminde “Marko Polo’nun Ayak Sesleri” adında bir projenin hazırlanmasında katkı yapma şansım olmuştu. Ayas Kale ve Surlarını turizme açmak… O projeler hayata geçti. Çoğu Turgut Erişmen zamanında tamamlanan projeler, Türkeş Filik zamanında tamamlanmış oldu. Kale içinde olan çay bahçesinin birinde denizi seyrederek çay içme fırsatımız oldu.


BEYAZ ATLI PRENS
Çok bereketli bir ziyaretti. Bu arada İSKEN Termik Santrali’n, ziyaret ettik. Halkla İlişkiler Müdürü Sayın Şeref Hacıoğulları bizi misafir etti. Bir anlamda iade-i ziyaret oldu.
Tesisi gezdirmek üzere söz alıp tekrar buluşmaya karar verdik.
Çıkışta, beyaz ata binmiş prens gibi bir atlı gördük. Koyun çobanı idi. Ancak daha çok meydan savaşlarında zafer kazanmış bir kumandan edasındaydı.
Özellikle poz verdi. Hatta olmadı, geri dönüp bir daha poz verdi.
Taner Talaş; Bu Adana’yı tanıdıkça daha çok seviyorum” dedi.
Doğru; ben zaten seviyorum.
Ceyhan ve Tumlu Kalesi; başka zamana…
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Haber Yazılımı: CM Bilişim







.20160727090929.jpg)












