- BIST 77.898
- Altın 128,241
- Dolar 2,9840
- Euro 3,3058
- Adana : 35 °C
- İzmir : 38 °C
- Ankara : 32 °C
- Fethullah Gülen'in Papa'ya mektubu ve önerisi
- Norveç'ten Finlandiya'ya 100. yıl hediyesi: Dağ
- 15 Temmuz Yüreğir'de ölümsüzleşecek
- Sri Lanka’nın Ankara Büyükelçisi Amza’dan Vali Demirtaş’a ziyaret
- Cilt bakımında arı sütü kremi faydaları ve yararları
- Hadım cezasına hukukçulardan dikkat çeken uyarı
- Efkan Ala: 8 bin 113 kişi tutuklandı
- Korgeneral Yılmaz ve Tümgeneral Darendeli tutuklandı
- TEOG Türkiye birincisi Cumali Kankılıç Başkan Sözlü’yü ziyaret etti
- Adana’ya "Demokrasi Sokağı"
- Anne incir toplarken öldü, kızı sinir krizi geçirdi
- Katil zanlısı tutuklandı
- Ezgi Manlacı, Adana ASKİ'de kaldı
- Şehit Ömer Halisdemir'in adı havalimanına verilmeli
- Beştepe’de kritik zirve
Var-Yok-Boşluk

Dr. Ömer ULUÇAY / Yazar
“Var” olan, hep vardır, “Yok”, olmaz, ancak şekil değiştirir. Bu bir felsefe ve teolojidir.
Lavasoier diyor ki “hiçbir şey yoktan var ve vardan yok olmaz”.Din ve inançlar bunu böyle açıklar. Rab olan İlah, hep vardır ve herkesindir. Adına ne denirse densin. Bunun emrinde yardımcıları var ve onun iradesini belirgin kılar, emirlerini icra ederler. Akla ve sezgilere dayalı felsefi görüşler de merkez ve sahip bir varlığı zorunlu görür. Bu kadar çok mahlûkatın ve gelip geçen zamanın bir sahibinin, düzene koyanın varlığını zorunlu görür. Bu kadar çok noktanın “Bir noktada” buluşmasını şart görür. “Çoklukta birlik” (kesrette vahdet) ilkesidir bu. Ayrıca “Bir”in sayısız yansıması vardır. "Bir" aynı zamanda Binbir’e dönüşür. Bu da “Çok'un Bir olması”dır, yani “kesrette vahdet”. Buna "Esma-ül Hüsna" denmiştir. Zikir ve hikmet, sır sözcükleridir.
Her şeyin başı, ‘ilk hareket-muharrik güç’tür. Bu da zatın kendisinde var, Hak noktasında kendisini izhar eylemiş. Ama bunu mahlûkatın içinde de var eylemiş: Artı ve eksi, siyah ve beyaz, gece ve gündüz, doğum ve ölüm, erkek ve dişi, iyi-kötü (Hürmüz ve Ehrimen) vb. olarak var etmiş, içinde, özünde DNA’sında saklamış.
Bu hallerin benzerini, doğa ve insan ruhiyatında var kılmış. Hani şair demiş “Ağustosta girsen suya /Balta kesmez buz olur”. Yaz günü kar yağdığı ve yolların kapandığı gazetelere düşmektedir. Buzullarda külünkle buz kırıp suda yıkanan ve üşümeyen insanlar vardır ya, işte öyle. Kimi insanlar da acıya afsunludur böyle. İşlevleri bu yöndedir. Sevgi de bunun karşılığı. Kimi insanlar da zevk ve sefa için yaratılmışlardır. Ama büyük çoğunluk “vasat” yani orta yerdedir. Yaşamanın ve toplumsal kuralların hemen tamamı bu insanların davranışlarına göre düzenlenmiş ve sınırları belirlenmiştir.
Her olayı tekele indirip sorgularsan, iyi ile doğrunun, ahlaklı olanla-olmayanın sınırının çok ince/zayıf ve izafi olduğu görülür. Yani siyah-beyaz arasındaki mesafe sadece bir noktadır. Bu, gözdeki siyah-beyaz sınırı gibidir.
Kişinin bireysel ruhi dalgalanması, yalpalanması da böyledir. Yaz ortasında kışı yaşayanlar vardır. Kabuğunu, bendini kıramamışlar var. Bağ-bend dinlemeyip kıranlar ve doludizgin olanlar vardır. Yaşam içinde hemen her insan bu dönemleri yaşar. Ama bakarsınız kimisi, ak saçlarıyla hala çocuktur. Bazen da bir çocuk ihtiyar bir adamın bilgeliğindedir.
Biz bu uçlardan geçip insan davranışını bir halkaya nispet edeceğiz. Başı ve sonu birlikte olan, ömür süresini tutan ve gezdiği mekânlara, aynı çember içindeki merkezler etrafında dönen bir yörünge olarak tahayyül edeceğiz. Kişi, merkez noktaları kendisi belirler veya bunun faili olur.
Kişi kendi dünyasında med-cezirler yaşar, dereceler kateder, yükselir. Hep bir boşluk görür. Varmak istediği zirvelere yaklaştıkça bunun eteklerden olduğunu ve yapıyı tanıdığını görür. Etrafına bakar ve zirvenin üzerinde, kendi bedeninin zirvesinde, başını, aklını fark eder. Güneş onu selamlayarak doğmakta ve yerine onu bırakarak gitmektedir. Neticede kendisini bulmuş, nura varmış Budha olmuş, Nirvanada durmuştur. Beklediği, vardığı, gördüğü kendisidir. Zümrüdü Anka ve Simurg kendisidir. Kendisine varmış, artık iç-ben’i tanımıştır. İnsan-ı Kamil olmuştur. Kendisini fethetmiştir. Aklı-kalbi "Bir" etmiştir. Herşeyi sevgide eritmiş ve onda var kılmıştır. Onun aklı, kalbinin içindedir.
Sevgisiz akıl kör ve katıdır, acımasızdır. Hayatın mayası-iksiri sevgidir, hareket ve muamelat akıl iledir. Herne varsa sevgisiz olmaz. Mutlaka vardır bir güzelliği. Bu da af ve bağışlama kapısıdır. Af eden ve bu yolla eğiten ne yücedir. Sanki lavını yutan bir yanardağ gibidir. Köpürmüş ve içine-boşluğuna akmış/dolmuştur.
Bu insanlar, “ölmeden önce ölmüş” ve “nefsini bildiği için Rabbini tanımıştır”.
Bu hale, bu merhaleye varmanın yolları farklıdır. Kimi secde ederek, alında nasır sahibi olmuş ve kimi seyahat ederek insan, mekân, örf ve adet tanımış ve ayakları nasır bağlamıştır. Kimi dağ-bayır inzivaya çekilmiş tefekküre dalmıştır. Kimi kendi bedeninde inzivaya çekilmiş “halvet-i cemaat” olmuştur. Herkes bir yana gitmiş ama o, dünyasında seyrana durmuştur. Kimi hayır ve hasenat işlerinde öncü olmuş, yollar, köprüler, hanlar, imarethaneler, aşevleri açmış, fakir-fukarayı doyurup giydirmiştir.
İşte bu insanlar, Nasır-ı Hüsrev’in anlattığı handa birlik sohbetine durmuşlardır. Her kim ki başından geçen bir olayı anlatır ve örnekler, diğerleri secde ederlermiş. Böylece sohbet halkasında hepsi birden “Bir”e secde etmiş, hatır alıp yol ve meşreplerine devam etmişler. Hak ve hakikatin her yerde ve uygun kişilerde olduğuna iman etmiş ve bunu örneklemişlerdi. Gerçeğe giden yolların insan sayısı kadar olduğunu zaten bilmişlerdi.
Sohbet halkası, herşeyin kaynağı ve aynası. Cemal-cemaledir, insanda görünür Celal hali. Dil söyler, nağme seda verir, hal tasdik eder. Bir aşk ile düşer pervaneye, ateşte sema-u raks eder. Miraca çıkmıştır ruh, Arafı görür, beden bicandır döner bir noktada ve bir nida ile avdet olur. "Halvet Encümen" ile ruh devrana çıkar, sessiz ve sedasız. Ama felekleri, merhaleleri bilenler yüzden/cemalden okurlar. Bu sırlı bir yazıdır, ehline açık ve mübah.
Hırsız her yerde ve halde vardır, ama hükmü yatsıya kadar. Söz ve seda hırsızları, mal ve makam hırsızları, sır hırsızları, güheri samancıya satan hırsız, hal taklitçileri, muskacı ve üfürükçüler, simyacılar. Ama bizim dememiz kimyacı, gerçek er, sır kadrini ve manasını bilenler, ser verip sır vermeyenler. Sır dediğin kalb ilacı gibidir, her adama verilmez ve iyi gelmez. Muhtaca ve ihtiyacı kadar, hem de onu arayana, kadir-kıymet bilene.
Sadece kendilerinin varmasını yeterli görmediler. Herbiri, yolunu ve meşrebini bir okul ve ekol haline getirmeğe çalıştı. Herbirinin etrafında şakirtleri, çırakları, üstaz ve halifeleri vardı. Bunlar toplumu birlikte ve mutlu yaşamağa, yönetmeğe gayret ediyorlardı.
Taoizm bunu bir dairenin içinde siyah ve beyaz noktalar olarak resmetmektedir. Yani “zıtların birliğine" işaret etmektedir. Yani ezeli-ebedidir, Tanrı Janos’un simgelediği “giden-gelen”dir, artı-eksidir, yaşamın gücü kendisindedir. Kendi dairesinde özne o’dur. Çokluk içindeki yeri ve önemi, kendi gayretine bağlı olduğu gibi, tamamıyla onun değildir. Yani bu noktada “iradeyi cüziye”,”iradeyi külliye”ye tabi olur.
İnsan, iradesi ile seçebilmeli ki mesul olsun. O ki "eşrefi mahlûk" olarak Hakka vekildir, yetkisiz olmaz. Konulmuş düzen içinde görev icra eder, vekâleti/emaneti sahibine teslim eder. Önemli olan sözün gerçek olmasıdır. Söyleyene göre anlam yüklenirse işe duygular, kayırma ve yakıştırma karışır."Hak söz nerden gelirse orası haktır".
Zorla güzellik olmaz, taşıma su ile değirmen dönmez. Kişinin kendisi bulup varmalı, anlamalı ve özümsemeli. Toplu yaşamanın, söylemenin, rehberlik etmenin, direnmenin yolunu ve dozunu bilmelidir. Korkunun ecele faydası yok.
Hak bildiğini savunmak da insanın görevi ve meziyetidir. Barışın değeri yücedir. Ama esarete düşünce, kurtulmak için mücadele ve şahadet evladır. İnsanı insan yapan unsurlardan vazgeçmemeli. Rıza ila birlikte yaşamasını bilmek gerek. Bu ortamda herkes; dilinde, dininde, örf ve âdetinde, insani değerlerini korumakta özgür olmalıdır. Zora direnmek insani vasıftır. Bu kaide bilmezlik ve anarşi değildir. Hakkını, canını, ırz ve namusunu, dinini, zürriyetini, aklını korumak insani görev ve haslettir.
İnanmak, insanı güvenli ve mutlu kılmaktadır. Yeryüzünde hiçbir insan, imansız-inançsız değildir. Ancak bu iman-din ve inançlar birbirinden farklıdır. Herbiri kendi inanç sistemi içinde mutludur. Bunun sorunlarını kendi içinde tartışır, ama bir başkasının ona müdahalesini hoş görmez. Bu her inanç için böyledir.
Bazan soruluyor: "Sence hangi din ve inanç iyidir/önemlidir?" Aslında bu zor bir sorudur. Mukayeseli dinler tarihini, felsefe, teoloji, mitoloji, kutsal metinleri bilmeyi gerektirir. Yıllarca önce bu konuda bir araştırma ve derleme yapmıştım. Sonra bu çalışmayı önemli ve yararlı görerek bir kitap halinde "Hangi Din ve İnanç" adıyla yayınladım.
Kitabın başlığı yukardaki soruyu da kapsamaktadır. İbn Arabî diyor ki "Dinler Birdir".Tek ve çok Tanrılı dinleri kastederek bunu söylemekte ve örneklemektedir.
Soruya cevap ve sonuç olarak diyorum ki "Her din ve inanç" muteberdir ve kutsaldır.
Hâkim/hükümdar olanın, Allahın yarattığı çoklu çeşitliliği Tek'e ve kendisine indirgemesi, kendisini esas ve kaynak alarak diğerlerini baskılaması ve yasaklaması, akli, kitabi, dini ve insani değildir. İlahın çokluktaki rahmetini inkâr ve hikmetini iptal etmek eylemidir. Başarılı olamaz. Zulümdür, doğaya aykırıdır.
İnsani ve yararlı olanda yarışmak, yardım ve hizmet etmek, keşif ve icatlarda bulunarak insanlığa hizmet etmek, adil davranarak iyi yönetim sergilemek, refahı insanlığa yaymak, açları doyurmak ve hastaları tedavi etmek; yeni nesilleri hür, adil, eşit ve birlikte yaşamaya alıştırarak eğitmek ne güzeldir."Emri maruf ve nehyi anil münker" ne güzel kuraldır. Yani "iyiyi emir ve kötüden men etmek" ne kadar da özet bir nasihattir.
Bütün dinler, saliklerinin mutlu bir ömür sürmesini ister ve bunun yöntemlerini öğretir, ibadet ve muamelatı bunun üzerine bina ederler. Dinlerin hepsi, istisnasız barış, eşitlik, adalet, refah, mutluluk istemektedir. Ama insanlar, dinleri ayrışma ve çatışma nedeni olarak takdim etmektedir ve savaşlarda dini unsurları, motivasyonları kullanmaktadırlar. Yani din, dindarlardan ziyade yönetenlerin ve dini görev üstlenmişlerin elinde bir vasıtaya dönüştürülmektedir.
Evet, bir milletin karakter ve kültüründe manevi gücün önemi çok büyüktür ve bunun başında din ve inanç gelmektedir. Yukarda saydığımız nedenlerle yapılacak bir savaşta, kendini savunmak aynı zamanda dini bir vecibe de olmaktadır. Ama bir hükümdarın "benim dini egemen kılmak için savaş ilan ediyorum" demesi başka birşeydir. Selameti öğütleyen, isteyen bir din; şan ve şeref, dünya menfaat ve makamı için savaşa alet edilmiş olmaktadır.
Din adamları, "vazı-ı din" olanın (Resul, Kamil İnsan) cesaretinde olmalı ve yanlışı işaretle buna alet olmadıkları gibi karşı da çıkabilmelidirler. Ama nerde?...
Biliniyor ki, Sultan uygulamasını geçerli kılmak için, Şeyhülislama "ya fetvanı, ya da kelleni gönder" denilmiştir."Nizam-ı âlem için bebeklerin katline fetva ve ferman" verilmiştir. Görülüyor ki din adamı, yetki sahibi olduğu gibi aynı zamanda tehlike altındadır.
Kılıç ve kalem, fetva ve ferman doğru ve insani, adil ve haklı olmak kaydıyla ehline helaldir.
Melekler "İnsan"a (Âdeme, İnsanı Kamile, Rabbin Vekiline) secde etmişlerdir. İşte İnsan olanın makamı, Halk ve Hak nazarında böylesine yücedir (Kuranda İnsan Suresi).
Miskinlik bireysel bir davranıştır. Kişi hakkını bağışlayabilir, ama toplumun hakkı bakidir. Toplum hakkını korumalıdır. Rabbin huzuruna "kul hakkı" ile çıkılmaması emredilmiştir. Bilen çok ve uyan az.
Söylenen ile yapılanlar arasında, uygulama ile kitap ve metinler arasında fark/aykırılıklar vardır. Bunlar üzerinde düşünmek ve düzeltmek dileğiyle sizlere sevgi ve saygılar sunarım.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
- Darbe teşebbüsü ve mitingler28 Temmuz 2016 Perşembe 06:00
- Mustafa Suphi -127 Temmuz 2016 Çarşamba 06:00
- Topal Osman'ın başsız bedeni ayaktan asıldı26 Temmuz 2016 Salı 06:00
- Darbe girişimi sonrası kaos25 Temmuz 2016 Pazartesi 06:00
- Darbe teşebbüsü akabinde olağanüstü hal ilanı (2)23 Temmuz 2016 Cumartesi 06:00
- Darbe teşebbüsü akabinde olağanüstü hal ilanı (1)22 Temmuz 2016 Cuma 06:00
- Topal Osman savaşlarda ve Karadeniz'de21 Temmuz 2016 Perşembe 06:00
- Demokrasi darbeyi yener ve önler20 Temmuz 2016 Çarşamba 06:00
- Topal Osman ve Mustafa Kemal Paşa19 Temmuz 2016 Salı 06:00
- Darbe teşebbüsü ve meydanların gücü19 Temmuz 2016 Salı 06:00
- Prens Sabahaddin ve Adem-i Merkeziyet (3)16 Temmuz 2016 Cumartesi 06:00
- Taner TalaşNe yaptığımızın farkında mısınız?

- Doğan GülbasarFETÖ’yü sadece Erdoğan bitirirdi!

- Osman PALAMUTBilgi kirliliği ve asılsız ihbarlar

- A.Kadir TUNÇERTarihe düşen cemre!

- İrfan CANSol yanın acıyor mu Türkiye'm

- Sedat MEMİLİKüçük müdürlerin küçük kapısı

- Zekeriya SOYDANZekeriya Soydan: Şebbihalar!

- Mehmet AkdoğanOral Korurlar ve yaşam ilkeleri

- Talat ÖzyürekDemokrasi nöbetinde düşündüklerim

- Yüksel MERTMilli irade için demokrasi

- Dr. Ömer ULUÇAYDarbe teşebbüsü ve mitingler

- Mahmut KORKMAZMillet korku duvarlarını yıktı

- Tülin ERSOYÜzerimize ölü toprağı mı serpildi?

- Uğur BaşaranSözlü inandırıcılığını yitirdi

- Foto-YorumHastane çöplerini okulun önüne atıyor!

- Hasan Çevikİkinci islam

- Prof. Dr. Yılmaz KURT15 Temmuz DARBE Girişiminin BATI Ayağı

- Orhan GöktaşPKK,Ermeniler,Zerdüştler ve İslami Terör

- Arif GökçeHayatımızı ibadet kılabilmek

- Hasan Hüseyin TÜRKTopa ayağını uzatan trilyonlar istiyor

- Aziz Terziİsrail Varlığı ile İlişkilerin Normalleşmesi Üzerine

- A. Niyazi SertkalaycıPRAG bu işleri

Haber Yazılımı: CM Bilişim

.20160727090929.jpg)












